Sevgili Mathilda

Toplumsal ütopyalar bu yüzyılın trajik hayal kırıklıkları olmuştur. Temel yanılgı toplumun yapılarını değiştirerek insanın da doğal olarak değiştirilebileceğini düşünmek olmuştur. Oysa ben tam tersinin olması gerektiğini düşünüyorum: Sadece içsel olarak gelişmeyi başarmış insan, sadece bilinçli insan, gidişatın değişmesi için çalışabilir. [s.14]

Yaşamın, manzara seyredilen bir teras değil bir yürüyüş olduğunu ve bu yürüyüşün bazı noktalarında yokuş tırmanmak gerektiğinin bilincinde olmak gerekir. [s.59]

Sahip olmaya bağlı bir mutluluğunun peşine düşmüş ve bunu elde etmiş bir kişi, yaşamının bir noktasında değişik bir mutluluk olduğunu sezer ve varolma yolu üzerinde ilerlemeye başlar; ama bunun tam tersi asla olmaz, yani varolmanın doluluğunu tatmış bir kimse asla bu doluluğu terkedip sahip olma yolunu seçmez. [s.108]

Yaratılmış olan yeryüzü bize, biz de bu yaratılmış değerlere emanet edildik. Bizler uzun bir süre inanılmak istenildiği gibi onun efendisi değiliz, onun konuğuyuz ve bir konuk olarak birlikte yaşama kurallarına, koruma ve sevgi yasalarına saygı göstermeliyiz. [s.122]

Hakikat üzerine düşüncelere tutsak olarak yaşıyoruz, hakikat içinde değil. (s.130]

İnsanın özel yaşantısını salt bir gösteri olarak yaşaması için kendi kendine ne denli düşman olması gerekir. [s.150]

''Tanrı olmayınca, her şey mümkündür'' Dostoyevski  [s.191]

İnanç armağınına kavuşmuş olanlar için, hiç tasarısı olmayan bir varoluşun ne çok umutsuzluk ve ne çok yıkım gizleyebileceğini, karanlıktan ışığa giden yolda yürümenin ne denli yıpratıcı, zor ve düşüşlerle dolu olabileceğini hayal etmek çok güçtür. [s.196]

SEVGİLİ MATHİLDA, İNSANIN YÜRÜMESİNİ DÖRT GÖZLE BEKLİYORUM
Susanna Tamaro
Türkçesi: Eren Yücesan Cendey
Gendaş Yayınları

Dönemeçte

Şehir Kulübü’nün az ötesindeki caminin müezzini sabah ezanını okumaya başladı. Bu seste insanı küçük hesaplardan, hırslarsan.. ve dertlerden utandıran bir şey vardı.

DÖNEMEÇTE
Tarık Buğra
İletişim Yayınları

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört

George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır. [Arka Kapak'tan]

Tele-ekran ayni anda hem alıcı hem de verici işlevi goruyordu. Fisiltiyla konuşmadigi surece Winston'in çikardigi her ses tele-ekran tarafindan aliniyordu; dahasi, madeni levhanin gorüş alaninda kaldigi surece Winston işitilmekle kalmiyor, gorülebiliyordu da. Hiç kuşkusuz, ne zaman izlendiginizi anlamaniz olanaksizdi. Düşünce Polisi'nin, kime ne zaman ve hangi sistemle baglandiğini kestirmek çok zordu. Herkesi her an izliyor da olabilirlerdi. Ama size istedikleri zaman baglanabildikleri açikti. Çikardiginiz her sesin duyuldugunu, karanlikta olmadiginiz surece her hareketinizin gozetlendigini varsayarak yaşamak zorundaydiniz; zorunda olmak ne soz, artik içgüduye d6nüşmuş bir alışkanlıkla öyle yaşiyordunuz. [s.27] 

1984
Georgel Orwell
Türkçesi: Celâl Üster
Can Yayınları




Tanrı’yı Hatırlamak

Bir gün küçük köpeğimle birlikte, ekinimi talan eden maymun sürüsüne söylenerek, tarlalara doğru yola çıkmıştım. Dışarıda aşırı sıcak vardı. İkimiz de öyle bunalmıştık ki zorlukla nefes alabiliyorduk. Neredeyse bayılmak üzereydik. O sırada yeşil dalları olan Tiayki ağacını gördüm ilerde. Köpeğim sevinç mırıltıları çıkarıp ağacın gölgesine doğru yöneldi; fakat gölgeye varınca orada durmayıp dili dışarıda gerisin geri yanıma geldi. Göğsünün nasıl hızla inip kalktığını görünce, ne kadar bitap vaziyette olduğunu anladım. Gölgeye doğru yürüdüm. Köpeğim çok sevinmişti; fakat gölgede durmayıp yola devam eder gibi yaptım. Zavallı köpek biraz inledikten sonra, kuyruğunu ayaklarının arasına sıkıştırıp, ister istemez beni takip etmeye başladı. Çaresiz durumda olmasına rağmen, beni izlemekte kararlıydı.

Bu sadakat örneği beni o kadar duygulandırdı ki, şu hayvanın, hiçbir mecburiyeti olmadığı halde beni takip etmeyi, ölümüne göze almasını layıkıyla kim takdir edebilirdi? Kendi kendime düşündüm, bana kendini adamış bir köpek; çünkü beni efendisi olarak görüyor ve sırf yanımda kalmak için hayatını riske atıyor.

“Ya Rabbi,” diye yalvardım, “şu yaralı ruhumu iyileştir! Sadakatimi köpek deyip geçtiğim şu hayvanınki gibi kıl. Ona verdiğin gibi bana da, iradene uygun davranacak ve sevk ettiğin yola – nereye gidiyorum diye sormadan -  ilerleyecek şekilde hayatımı kontrol edebilme gücü ver. Şu köpeğin yaratıcısı olmadığım halde, o kadar acıya katlanarak bana tâbi oluyor. Ona bu meziyeti bahşeden Sen’sin. Ya Rabbi – benim gibi – bütün isteyenlere de sevme yeteneği ve tasaddukta bulunma cömertliği nasip et.”

Sonra dönüp gölgenin altına girdim. Yol arkadaşım, sevinçle yere oturup sanki bana bir şeyler söylemek ister gibi gözlerimin içine baktı. Biraz sonra ikimiz de kendimize gelmiştik.

Dinlenmiş olmanın verdiği canlılıkla düşünmeye başladım. Bu yeşilliğin altındaki gölgelik, sunduğu serinlikle, dışarıdaki kavurucu güneşi dengeliyordu. Bu yeşillikte insan ve hayvanatın yaşamı için gerekli bir şeyler vardı. Güneşin etkisiyle yeşillikten izhar olan bu şey, Kur’an’da mecazi olarak tasvir edilen cenneti getirdi hatırıma.

“Yeşil” cennet bahçesi, maddi tezahürü buradaki yeşillik olan manevi gerçeklik’ten başka bir şey değildi. Anlıyordum! Cennet, içinde sonsuz yeşillik barındıran sembolik bir bahçe idi. Bu sonsuz yeşillik, ilahi Nur’un gözlerimizi kamaştıran ışıklarını akıtıyordu üzerimize. Bu sonsuz yeşil bahçede, seçilmişler ilahi Varlığın Nuru’nu tefekkür ediyor ve ebedi hayat Kaynağı’ndan gelenleri özümsüyordu.

“Ey din Kardeşlerim! Yarın semavi bahçeye girmeyi ümit ederken, buradaki yeşil bahçeye hürmette kusur etmeyin. Sebepsiz yere küçük bir ot parçasını dahi koparmayın! O, istifade etmemiz için Allah’ın toprakta bitirdiği bir ayetidir.”

Bandiagra’lı Bilge: Tierno Bokar’ın Hayatı ve Öğretisi” isimli kitaptan yazarın kendi kitabına yapmış olduğu bir alıntı.

* * *



Asla mutlu olmamaları beklenen şartlarda yaşayanlar genellikle hallerinden memnunken, mutlu olmak için en fazla sebebi olan insanlar hayatta en mutsuz olanlardır. [...] Bir hikaye duymuştum, gerçekten yaşanmış mı bilmiyorum ama verdiği mesaj oldukça ilginç. Hikaye, Hindistan'ın ücra köşelerinden birinde yaşayan bir kabileyi araştırmaya giden Fransız antropologla ilgili. Antropolog, bir kaç yıl bu kabile mensupları ile birlikte yaşamaya başlıyor ve onların duygularını anlamak ve hayatlarını paylaşmak için bir süre zarfında kendisini dış dünyadan soyutlamaya karar veriyor.

Antropologun dikkatini çeken ilk şey bu insanların, zor şartlarda yaşamalarına ve karınlarını doyuracak kadar yiyecekten başka bir şeye sahip bulunmamalarına rağmen, son derece neşeli olmaları oluyor. Yaşam ortalamaları oldukça düşük olan bu insanlar için, genellikle ölümle sonuçlanan salgın hastalıklar ve metanetle karşıladıklar doğum sonrası bebek ölümleri sıkça görülen şeyler. Fakat hemen herkesin yüzü gülüyor, hemen herkes neşeli. Hatta bu neşe, antropologa bile sirayet ediyor. Bu insanlar, televizyonları olmadığı için, çoğu insanlardan "daha kötü şartlarda" yaşadaıklarını bilmiyorlar, dünyadaki herkesin kendilerine benzer bir hayat sürdüğünü sanıyorlar. Onun için de çoğunlukla mutlular, nadiren kavga ediyorlar. Antropolog, iki yıl sonra Paris'e dönüyor. Uçakta not tutarken bir ara başını kaldırıp etrafına baktığında birden dehşete kapılıyor. Yolcuların yüz ifadesinden kendisi yokken ülkede korkunç bir felaketin meydana gelmiş olduğunu düşünüyor. Zira kimsenin yüzü gülmüyor, kimse kimseyle konuşmuyor; sanki birbirlerinin yüzlerindeki acıyı görmek istemez gibi yolcular birbirlerinden gözlerini kaçırıyor. Antropolog da ne olduğunu öğrenmekten korktuğu için kimseye birşey sormuyor. Halbuki ortada felaket falan yok, sadece Fransız antropolog kendi insanının yaşayış tarzını unutmuş. (s. 59-50)

TANRI'YI HATIRLAMAK
Gai Eaton
Çev: Salime Leyla Gürkan
İnsan Yayınları

Sivastopol


Sık sık düşündüğüm tuhaf birşey vardır: Savaşan taraflardan biri ötekine, iki ordudan da birer askeri evlerine göndermeyi önerseydi ne olurdu? Tuhaf bir düşünce gibi geliyor ama neden uygulanmasın ki? Sonra her iki taraftan da birer asker daha terhis edilecek, derken üçüncüler, sonra dördüncüler... iki orduda da birer asker kalana dek sürdürülecek bu iş (iki ordunun da sayıca eşit güçte olduğunu ve niceliğin nitelikle yer değiştirebileceğini varsayıyoruz). Bu durumda, akıllı varlıkların akıllı temsilcileri arasında ortaya çıkan gerçekten karmaşık siyasal sorunlar iie de dövüşerek çözülecekse, varsın bu iki asker dövüşssünler: Biri kenti kuşatsın, öbürü de savunsun!

Bir paradoks gibi görünebilir bu düşünce, ama doğrudur. Gerçekten de, müttefiklerin tek bir temsilcisine karşı savaşan tek bir Rus ile, her ikisi de seksener bin kişilik iki ordunun çarpışması arasında ne fark vardır? Yüz otuz beş bine karşı yüz otuz beş bin? Yirmi bine karşı yirmi bin? Yirmiye karşı yirmi? Bire karşı bir? Bu sayıların hiçbiri ötekinden daha mantıklı değildir. Hatta sonuncusu galiba en mantıklı olanı, çünkü en insancıl olanı. İki şeyden biri: Ya savaş bir çılgınlık ya da bu çılgınlıktan geri duramıyorlarsa insanlar akıllı yaratıklar değiller, ki nedense böyle düşünmeye alışmışızdır.

SİVASTOPOL
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Türkçesi : M. Ali Özkan
Şule Yayınları

Zor Zamanda Konuşmak

Kur’an ancak Kur’an ile amel edene açılır. Allah Resulünün sünneti adımlarının o yola göre ayarlayan için aydınlık ve şifa vericidir. Nasıl kendi yapısına Kur’an ve Sünnet’i nüfuz ettirme gayretinde olan kişi ayetlerin ve hadislerin hakikatine nüfuz edebilirse; kimden bilgi alabileceğini anlayan da alabileceği bilginin açlığını duyan kimsedir. (s. 114–115)

ZOR ZAMANDA KONUŞMAK
İsmet Özel
Şûle Yayınları

Bakanlar ve Görenler

Bizler bugünkü Müslüman varlığımızın büyük bir kısmını adını yaşatmayan, ama hakikati en büyük endişe olarak kalbinin derinlerinde duyan insanlara borçluyuz. Bu yüzden bizim “tarih” diye adlandıracağımız bir geleneğimiz yok. Geleneğimiz hakikat zincirinin bizlere hiç de malum olmayan kanallarla günümüze kadar ulaşmasıyla teessüs etmiştir.

Adını silmek olgusu geçmişte çok yönlü tarzda yaşanmıştır. Tasavvufa ilişkin bir örnek şöyle:

“Ahmed-i Zındık, kendisini halktan gizleyen, manevi mertebesini herkese bildirmemek için görünüşte sapık bir derviş gibi davranan melâmet sırrına ermiş erenlerdendir. Bayezid manevi bir işaret üzerine onu Buhara’da aramış, fakat herkesçe bilinen lakabını söylemekten çekinerek ona sıddık, yani gerçek dost niteliğini yakıştırmış ve kendisini bu isimle aramıştır. Uzun süre dolaşmasına rağmen izine rastlayamayan Bayezid, nihayet bir gün onu bir mescidde Kur’an okurken bir rastlantı neticesinde yakalamıştır. Ahmed-i Zındık, Bayezid’e bir hikmet dersi vermiştir.”

Bizler silinmiş isimlerin bıraktığı silinmez izler üzerinde bir şey olursak olabileceğiz. Budin’i fetheden sipahinin ahşap evi seçmesinden, rağbetteki sıfatı reddeden dervişlerden bize ulaşan ne ise onlarla. (s. 77)

BAKANLAR VE GÖRENLER
İsmet Özel
Şûle Yayınları

Sevdiğim Kitaplar

  • ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR - J.D.Salinger
  • KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ - Peter Handke
  • KORKUYU BEKLERKEN - Oğuz Atay
  • TÜNEL - Ernesto Sabato
  • BROKLYN ÇILGINLIKLARI- Pual Auster
  • ACI ÇİKOLATA - Laura Esquivel
  • ŞEKER PORTAKALI - Jose Mauro de Vasconcelos
  • KIRMIZI PAZARTESİ - Gabriel Garcia Marquez
  • YÜZYILLIK YALNIZLIK - Gabriel Garcia Marquez
  • PİNHAN - Elif Şafak
  • SIR - Mustafa Kutlu
  • UZUN HİKAYE - Mustafa Kutlu
  • YA TAHAMMÜL YA SEFER - Mustafa Kutlu
  • BEYHUDE ÖMRÜM - Mustafa Kutlu
  • PUSLU KITALAR ATLASI - İhsan Oktay Anar
  • AMAT - İhsan Oktay Anar
  • DÖNÜŞÜM - Franz Kafka
  • DAVA - Franz Kafka
  • YABANCI - Albert Camus
  • VEBA - Albert Camus

Tigri & Lew

​Ormanda kimlik kartları, pasaport kontrolleri ve sınırlar yoktur. Bir ağaç bir kuşa “nerelisin?” diye sormaz, sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler. (Tigri & Lew)