Nebi




Atom kitaplar diye nitelendirdiğim bazı kitaplar var. Hacmi küçük, yoğunluğu ve etkisi büyük kitaplar.. Zaman zaman rasgele bir sayfasını açıp okumanın sizi mutlu ettiği kitaplar..

Bu kitaplardan biri de Halil Cibran'ın Nebi (The Prophet) isimli kitabı. İlk defa 1923’de Amerika’da yayımlanan bu kitap, 1946 yılında Ömer Rıza Doğrul tarafından Türkçemize kazandırılmış. Bu çeviri ise Kasım 2001’de Pınar Yayınları tarafından yayımlanmış. Bu kitabın piyasa da başka çevirileri de mevcut ama tavsiyem kesinlikle bu çeviriyi okumanız. Zira diğerleri Ömer Rıza Doğrul'un çevirisi yanında sönük kalır.

Yazar hakkında:

1883 yılında Lübnan’da doğan Halil Cibran şair, filozof ve sanatçı kimliğiyle sadece Orta Doğuda değil tüm dünyada ünlenmiştir. Hayatının son yirmi yılını Amerika’da geçiren Cibran, yine burada, 1931’de ebedi âleme göç etmiştir.

Halil Cibran, “Nebi”yi Arapçaya çeviren Antonyos Beşir’e yazdığı bir mektupta şöyle demektedir: “Ruhumun bir parçası olan bu küçük eserimin gördüğü rağbet hakkında ancak şunu söyleyebilirim: Eserin İngilizcesi, şimdiye kadar on kere basılmıştır ve Avrupa dillerinden onuna çevrilmiş olduktan başka Şark dillerinden Japonca ve Hintçe’ye de tercüme edilmiştir.

Esere karşı gösterilen alakaya gelince, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson ile en büyük İngiliz şairi, en tanınmış Fransız muharrirleri ve Hindistan’ın Gandi’sinden başlayarak en mütevazı işçiler, zevceler, analar, herkes tarafından, hayalimden bile geçirmediğim bir tarzda alaka ile karşılanmıştır. Bu umumi alaka ve sempati karşısında ara-sıra utanıyorum.”

Ayrıca yazar bu eseri diğer eserlerinden üstün tutuyor en çok bu eserinde başarılı olduğunu şöyle ifade ediyor: “Daha Lübnan’da iken bu eseri yazmayı tasarladıktan sonra, hiçbir dakikamı onsuz geçirmedim. Sanki eser benim bir parçamdı... Eseri yazdıktan sonra müsveddelerini dört yıl yanımda tuttum ve üzerinde çalıştım. Çünkü her kelimesinin, sunabileceğim en iyi kelime olduğundan tam emin olmak istiyordum.”

Kitaptan bazı bölümler:

Orfalis halkı!
Davulun sesini boğabilir, udun tellerini gevşetebilirsiniz.
Fakat kim var ki, tarla kuşunu ötmekten men edebilsin?

* * *

Birbirinizi seviniz, fakat sevginizi zincirlemeyin.
Sevginiz, ruhunuzun kıyıları arasında kımıldayan bir deniz olsun.
Birbirinizin kadehini doldurunuz, fakat tek kadehten içmeyin.
Birbirinize ekmeğinizi sununuz, fakat aynı lokmayı yemeyiniz.
Beraber terennüm ediniz, raks ediniz, eğleniniz, neşeleniniz; fakat her biriniz tekliğini unutmasın.
Çünkü bir udun telleri, aynı nağmeyle birlikte titrer, fakat her biri ayrı ayrı.
Kalplerinizi birbirinize veriniz, fakat her biriniz kendi kalbine sahip olsun, çünkü kalbi, ancak Hayat eli koruyabilir.
Birlikte durunuz, fakat birbirinize fazla yaklaşmayınız. Çünkü mabedin direkleri de, birbirinden uzak durur. Ve meşe ile selvi birbirinin gölgesi altında yetişmez

* * *

Nasıl bir yaprak, ancak bütün ağacın sessiz bilgisi olmadan sararamazsa, suç işleyen de topunuzun gizli isteği olmadan o suçu işleyemez

* * *

Siz, ölümün sırrını öğrenmek istiyorsunuz.
Fakat onu hayatın kalbinde aramadıkça bulmaya imkan mı var?
Gözlerini yalnız karanlıkta açabilen ve gündüzün kör olan baykuş, aydınlığın sırrını keşfedemez.
Onun için ölüm ruhunun hakikatini kavramak isterseniz kalbinizi, hayat gövdesine açınız.
Çünkü hayat ile ölüm birdir. Nasıl ki nehir ile deniz birdir

* * *

Cömertlik üzerine [oku]
Dostluk üzerine [oku]

NEBİ
Halil Cibran
Türkçesi: Ömer Rıza Doğrul
Pınar Yayınları

Hz. Muhammed Mustafa

Birgün Câbir –radıyallâhu anh- Peygamber Efendimiz –sallallahu aleyhi ve selem-’e   gelerek:

“- Anam babam Sana feda olsun ya Râsûlallah! Bana yaratılan ilk şeyin ne olduğunu bildirir misin? ” diye sormuştu.

Râsûlallah –sallallahu aleyhi ve selem-:

“- Ey Câbir! Allah Teala, her şeyden önce senin peygamberinin nûrunu, zâtının nûrundan yaratmıştır…” cevabını verdiler. (Aclûnî, I, 265)

İbn Arabî Hazretleri, bu hususta şu mütalaalarda bulunur:

“Allah Teala, Muhammed –aleyhisselâm-’a peygamberliğini müjdelediği vakit Âdem –aleyhisselâm- henüz yoktu, su ile çamur arasında idi… Böylece nebî ve rasuller vasıtasıyla ortaya çıkan bütün şeraitlerin evveli ve batını olmak hükmü, Allah Rasulu için tahakkuk etmiş oldu. Peygamberimiz daha o zaman şeriat sahibi idi, çünkü hadîs-i şerfinde: “Âdem rûh ile cesed arasında iken ben nebî idim” buyurmuştur. “Ben insandım” veya “Ben mevcut idim.” buyurmamıştır. Nübüvvet, ancak Allah tarafından kendisine verilmiş bir şeriatle söz konusu olur” (İbn Arabi, el-Fütühat, II, 171; IV,66-67)

İbn Arabî Hazretleri diğer bir eserinde de şöyle der:

“Râsûlallah –sallallahu aleyhi ve selem-, insan nev’i içinde varlığın en mükemmelidir. Bunun içindir ki nübüvvet O’nunla başladı, O’nunla sona erdi” (İbn Arabi, Füsûsu’l-Hikem, IV, 319)

Hazret-i Mevlana Mesnevi’sinde buyurur ki:

“Gel ey gönül! Hakiki bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihanın aydınlığı, O mübarek varlığın cemâlinin nûrundandır.”

[s. 58-59]

Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa, c.1, Erkam Yayınları

İhtiyar Balıkçı



Hangi yaz tatilindeydi hatırlamıyorum.. Sami, dayım ve ben Konya’daki Rampalı Çarşı’ya gitmiştik. Çoğunlukla kitapçıların olduğu ve ikinci el kitap piyasasının döndüğü bir yer…

Her neyse, işte o zaman, dayımın bir öğrencisinden Allahu alem tanesi 100 veya 300 bin liradan (şimdiki yeni kuruş) bir sürü ikinci el dünya klasiği almıştık.

Asıl temas etmek istediğim konu bu değil fakat yeri gelmişken söylemeden edemeyeceğim. Malumunuz kitaplar çok pahalı: Yeni bir kitabı almak istediğinizde elinizi cebinize uzattığınız zaman eliniz de bu yüzden yanmıyor mu zaten?

Eğer dünya klasiklerini okumayı seven biriyseniz acizane birkaç tavsiyem var.. Evvela dünya klasiklerinin ikinci elleri maddi açıdan tercihe şayan. Tamam, göz estetiğinizi biraz bozabilir ama Varlık Yayınlarının ve Altınkitap (yayınevinin adı buydu umarım) bu konuda bayağı iyi. Özellikle Varlık’ın ikinci el klasik çevirileri bence güzel.

İlla yeni kitap almak istiyorum diyorsanız da Milli Eğitim Bakanlığının ve Şûle Yayınlarının çevirilerini tavsiye ederim. Mezkur yayınevleri - özellikle MEB – başka yayınevlerine nazaran oldukça ucuz.

Gelelim konumuza…

Evvel zaman içinde, Ernest Hemingway’in Silahlara Veda ve Çanlar Kimin İçin Çalıyor adlı iki romanını okumuştum. Fakat bu kitaplardan pek hazzetmemiştim.

Bayram dönüşü ise Rampalı Çarşıdan aldığımız İhtiyar Balıkçı isimli kitabı okudum. 90sayfalık süper bir hikâye. Hikâye hakkında hiç yorum yapmadan hoşuma giden bir parçayı aktarayım:

Bir çift kılıçtan birini yakaladığı günü hatırladı. Erkek balık yemi önce dişisinin yemesine bırakmıştı; bu yüzden oltaya dişi balık takılıvermişti ve büyük bir korku, panik ve ümitsizlik içinde çırpınarak kısa bir zaman sonra yorgun düşmüştü. Bütün bunlar olup biterken erkek bir dakika bile dişisinin yanından ayrılmamış; oltanın ipini dişlemeğe çalışarak etrafında dönmüş durmuştu. Mübarek öyle sokuluyor, öyle akla gelmez işler yapıyordu ki ihtiyar oltanın ipini koparmasından, kafasının ucundaki o kılıç gibi, tırpan gibi silahıyla kayığına bir şey yapmasından korkmuştu. Zıpkını saplayıp da, testere uçlu uzun sopasını balığın başı bir ayna arkasının rengini alana kadar vura vura onu iyice sersemlettikten sonra çocuğun yardımıyla güç bela tekneye almışlardı. Bundan sonra bile erkek kılıç uzun müddet teknenin yanından ayrılmamıştı. Sonra ihtiyar, oltanın karışan iplerinin açıp nacağı hazırlarken erkek balık tam kayığın yanı başında dişisinin nerede olduğunu görmek istiyormuş gibi yukarı doğru dikilmiş, eflatun renkli göğüs yüzgeçleri kanat gibi iki yanına gerilmiş olarak büyük bir gürültüyle yeniden sulara gömülmüştü. İhtiyarın hatırladığına göre bu çok güzel, çok can bir balıktı.

İhtiyar balıkçı “Bu, uzun balıkçılık hayatımda rastladığım en hazin vakalardan biriydi”, diye düşündü. “Çocuk bile müteessir olmuştu da balıktan özür dileyip ondan sonra parçalamıştık.”

İHTİYAR BALIKÇI
Ernest Hemingway
Türkçesi: Ülkü Tamer
Varlık Yayınları

İlahi Aşk

İlahi Aşk adıyla Türkçeye çevrilen bu kitap Fütahat-ı Mekkiye’nin 178. bölümüdür. Kitapta ele alınan konular şöyle: Sevginin Temelleri, Sevginin Belirtileri, İlâhi Sevgi, Ruhani Sevgi, Tabii Sevgi, Sevginin adları, Sevginin yanıltmaları, Aşıkların bazı sıfatları, Kur’an’da aşıkların vasıfları, Aşıkların çeşitli halleri hakkında anlatılan öyküler...


Sevgi (hubb) ilahî bir makamdır

Allah seni üstün kılsın! Bil ki, sevgi (hubb) ilahî bir makamdır. Allah kendini onunla vasfetti. Kendini Vedûd* diye adlandırdı. Hz. Peygamber’in hadislerinde de Allah, Seven (Muhibb) diye nitelendirildi. Allah Tevrat’ta Musa’ya sevgiyle şöyle vahyetti: “Ey Ademoğlu, sana verdiğim hakla Ben seni seviyorum. Öyleyse, senin üzerindeki hakkımla da sen Ben’i sev.” (s.24)

* El-Vedûd: Kullarını çok seven, sevilmeye gerçekten layık olan

* * *

Hiç kimse kendi Yaratıcısından başkasını sevmez

Hiç kimse kendi Yaratıcısından başkasını sevmez. Fakat Zeyneb’in, Suad'ın. Hind'in ve Leylâ'nın sevgisiyle, ya da bu dünya sevgisiyle, ya da para ve makam hırsıyla ya da bu âlemde sevilen şeylerin sevgisiyle Allah gizlenmiştir. Şairler bütün sözlerini yaratıklar üzerine harcadılar ve O'nun hakikatini tam anlamıyla bilemediler. Arifler ise, duydukları her şiirde, her bilmecede (lügaz), her methiyede ve her gazelde (tegazzül), şekillerin ve suretlerin perdesi arkasından sadece O'nu görürler. Bütün bunların sebebi, Tanrı'nın Kendinden başkasının sevilmesini kabul etmediği, ilâhî kıskançlıktır. (s.34)

* * *

Sevginin üç türü vardır

Bil ki sevginin üç türü vardır; İlâhi Sevgi; Ruhanî Sevgi ve Tabii Sevgi. Bunlardan başka bir çeşidi yoktur.
İlâhî sevgi: Allah'ın bize duyduğu sevgidir. Ayrıca bizim Allah'a duyduğumuz sevginin de ilâhî sevgi olduğu kabul edilir.
Ruhani sevgi: sevenin sevgilisini razı ve hoşnut etmeye çalıştığı sev­gidir. Sevgilisine karşıt olabilecek hiçbir şey kalmaz onda, ne garaz ne de irade. Dahası, seven, bütünüyle sevgilisinin iradesine bağlı kalır.
Tabiî sevgi ise; tamamen, bütün arzularını tatmin etme yolunu araştı­ranların sevgisidir. Onun bu çabası, sevgilisinin hoşuna gitsin ya da git­mesin, hiç önemli değildir. Bugün insanların çoğu bu sevgi üzerinedir. (s.38)

* * *

Allah rahmet etsin babam mıydı, amcam mıydı? Hangisiydi, tam bilemiyorum, ikisinden biri bana şu öyküyü anlatmıştı. Babam bir gün ormanda bir avcı görür. Avcı dişi bir kumru güvercini takip etmektedir. O anda aniden kumrunun erkeği çıkagelir. Dişisine bakar. Tam o sırada avcı dişi kumruyu vurur, öldürür. Bunu gören erkek kumru çaresizliğinden kendi etrafında fır dönerek havaya yükselir yükselir, öyle yükselir ki gözlerden kaybolur. “Gözümüzden kayboluncaya kadar o kuşa baktık” diye devam etti babam; “sonra, o kuş o yüksekliğe varınca kanatlarını kapattı, başını yere çevirdi ve çığlıklar atarak kendini yere sapladı, paramparça oldu, ezildi ve öldü. Bizse, hâlâ bakakalmıştık” diye anlatmıştı.

Ey âşık, bu bir kuşun yaptığı hareketidir. Peki, Allah aşkı uğruna senin tavrın nicedir? (s.118)

İbn Arabî, İlahî AşkÇev: Mahmut Kanık, İnsan Yayınları

Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı


Kitabın son iki sayfasından:

Aslında Çanakkale savaşları anlatılırken Sultan Abdülhamid’in atlanması feci bir hatadır. Neden mi? Hem bizzat onun açtırdığı okullarda yetişen bir neslin mücadelesi olması (çünkü bu direniş ruhunu o okullarda edinmişlerdi), hem de bizzat onun silahlarını kullanmış olmaları yüzünden. Tabii bir de Beylerbeyi Sarayı’ndaki sürgününde Buhari-i Şerif okuyup Fatihalarını Çanakkale semalarına üflemesinden… Velhasıl o, önlerinde (direnişi örgütleyerek), yanlarında (toplarıyla) ve arkalarında (dualarıyla) idi.

Ama bir başka açıdan da “gerçek Çanakkale” olarak da okuyabilirsiniz Abdülhamid Han’ın yapıp ettiklerini. Belki “sessiz Çanakkale” de diyebiliriz onun zamana yayılmış direnişine. Ancak temel bir farkı vardı Sultan Abdülhamid’in: Kimsenin burnunu kanatmadan yazıyordu Çanakkale destanını. Ölüm değil, hayat önemliydi onun için. Şehidlerin ardından yakılacak ağıtlar yerine, varsın fakir olsun ama hayat içre bir türkü söylensindi topraklarında. Arnavut çobanlarıyla Yemen çobanları, aynı coğrafyanın onurlu evlatları olarak güvenle çalacaklardı kavallarını. Abudabi’de İngiliz sosyetesine garsonluk yapacaklarına, Osmanlı sancağı altında Kabataş Lisesi’nin yerinde kurulan Aşiret Mektebi’nde geleceğin onurlu askerleri olarak yetiştirileceklerdi. Ne yazık ki, Chicago Fuarı’na “Mevlevi dansçıları” göndermeyişindeki ince tavrını anlayabilenler pek azaldı etrafımızda. Çünkü aynı zamanda folklorik bir gösteriye indirgenmeye çalışılan İslam’ın kutsal merasimlerinin izzetini kurtarmakla yükümlü hissediyordu kendisini.

Halifeydi çünkü. Son Halife. Son Sultan. Son İmparator. Son Büyük Direnişçi.

Eline silahı alarak, parmak tetikte; ama silahı asla patlatmadan direnen son büyük muhafız. Son Ada’nın son büyük kalesi bir başka deyişle. Nüfus azaltan değil, artıran Sultan.

Seni ne kadar az anıyor, ne kadar az anlıyoruz.

Ve senin gerçek Çanakkale’miz olduğunu ne zaman hakkıyla idrak edeceğiz?

Ne demiştin bir seferinde:

“Yatağından taşan bir nehre benziyoruz… Biz hiç de can çekişen bir millet değiliz. Canlı, kuvvetli bir milletiz. Bizi zinde tutabilecek yegane kuvvet, İslamiyettir.”

ABDÜLHAMİD'İN KURTLARLA DANSI
Mustafa Armağan
Ufuk Kitapları

Arzuların Tercumanı

İbn Arabî’nin şiirleri rahmanî ilhamdan kaynaklanmıştır. İçten içe Kur’ân simgeleriyle örülüdür. Her biri ulvi alanın bu dünyadaki izdüşümleridir. Dolayısıyla, o alana yakışmayan yakışıksız yakıştırmalardan alabildiğine uzaktır. Bu nedenle, veli şairin şiirinde görülen aşk, şevk, coşku kesinlikle afrodizyak sarhoşlukla karıştırılmamalıdır. İbn Arabî Tercümanu’l-Eşvâk’taki şiirleri bu şekilde değerlendirmek isteyenleri, daha ilk bakışta, eserine yazdığı önsözünde uyarmıştır. Bu kitapta yazdığı bütün şiirlerde daima içe doğan ‘ilahi varidatlar’a, gönlüne inen ‘ruhani inişler’e ve ‘ulvi tenasübler’e imalarda bulunduğunu belirtmiştir. (Önsözden)

Bu divân her halukarda bir çok şiir ve tasvir ihtiva etmekte, İbn Arabi'nin hayal ufkunu, hikmet ve düşünce dünyasını yansıtmakta, imanındaki hararet ve samimiyeti aksettirmekte, okuyan kimse için bir ilim ve hayat manzumesi oluşturmaktadır. (Dr. Zeki Necip Mahmud'un "İbn Arabi'de Sembolizm" başlıklı makalesinden. İbn Arabi Anısına Makaleler, Çev: Tahir Uluç, İnsan Yayınları, s.109)

Ah Bir Bilseydim

Ah bir bilseydim, ah bir bilseydim onları 
Hangi kalbe sahipler, acaba biliyorlar mı?

Ah gönlüm bir bilseydi, bir bilseydi 
Hangi yollara düştüler, nasıl aştılar dağları

Sen sağ salim mi görüyorsun onları? 
Ya da helak olmuş, yok olmuş gibi mi onları?

Hayrete düştüler âşıklar, geçtiler kendilerinden 
Aşk içinde yanıp yıkıldılar, şaşırdılar yolları

* * *

Gittiler

Umutla bekleyiş de gitti, sabır da gitti, çünkü onlar gittiler
Gittiler, oysaki onlar kalbimin en gizli yerine yerleşmiştiler

Onlara sordum: “Kervanlar öğleyin nerede konaklar?”
Kervanların öğleyin konakladığı yer, dediler,
şîh’ ve ‘ban’ ağaçlarının kokusunun yayıldığı yerlerdedir

O zaman rüzgâra şöyle seslendim: Haydi git, yetiş ve katıl onlara
Çünkü onlar küçük korulardaki ağaçların gölgesinde oturmaktadırlar

Üzüntülü ve kederli bir adamdan onlara selâm söyle
Kavminden ayrıldığı için kalbinde onun kederler var de


İbn Arabî, Arzuların Tercümanı (Tercümanu’l-Eşvâk), Çev: Mahmut Kanık, İz Yayıncılık

Bir âşık olarak İbn Arabî

İnsanın sevgilisi Allah veya herhangi bir insan olursa o zaman sevgi, âşığı kuşatır. Bunların dışındaki hiçbir sevgi insanı tamamen kuşatmaz. Böyle diyoruz çünkü özüyle insan, kendi sûretinde olan biri hariç, hiçbir şeyin karşısında duramaz. İnsan bir kişiyi sevdiğinde artık kendisinde sevgilisininkine benzemeyen hiçbir yön yoktur. Kendini ayık tutacak hiçbir şey kalmaz. Onun dışı sevgilisinin dışıyla, içi sevgilisinin içiyle mest olur. Allah’ın kendisini ‘Zâhir ve Bâtın’ (57:3) diye adlandırdığını duymadınız mı? Böylece insan kâinata ait bir şekil, bir sûret severse ancak ona uygun bir benzerlikle karşılık görür. Zâtının geri kalanı meşguliyetiyle ayık kalır. İnsanın Allah’a duyduğu aşkla tamamen kuşatılmasına gelince, bunun nedeni de onun, Allah’ın sûreti üzere yaratılmasıdır. Bundan dolayı İlâhî Varlığın karşısında eksiksiz kişiliğiyle durur; çünkü tüm ilâhî isimler onda tecelli eder.

Sevgili Allah olunca, o bu aşkta diğer bir insana karşı duyduğu aşka göre çok daha fazla yok olur: Çünkü bir insanı severken sevgilisi onunla olmayınca, sevgisi yok olur. Oysa sevgilisi Allah ise her zaman O’nunla beraberdir. Sevgiliyi görmek, vücudu besleyen ve büyüten bir gıda gibidir. Sevgiliye temas ettikçe sevgisi de o kadar artar.

Âşıklara özgü bu durumdan dolayı onlar, O’nu seyretmeye doyamazlar. Yanan arzuları, şevkleri onlardan asla alınmaz. Onu müşahede ettikçe, O’na duyulan kavuşma arzusunda erimeye başlarlar. Bu da âşıklara Allah katından bir hediyedir.

Eğer âşığın sevgisinde herhangi bir akıl kırıntısı kalmışsa o akıl, aşığı Sevgilisinden alıkoyar, başkasını düşünmeye fırsat verir. Bu sevgi saf ve gerçek değil ancak nefsindendir. Bir sûfi şöyle demiştir: Akıl ile irade edilen sevgide hayır yoktur. (Fütuhat II 325.25)

William C. Chittick, Bir âşık olarak İbn Arabi, Keşkül -Sûfi Gelenek ve Hayat- Dergisi, 2. sayı

Nurlar Risalesi

Bu risale, alemin görüntüleri hakkında elde ettikleri bilgilerle ve manevi alemde ulaştıkları makamlarla yetinmeyip daha ileri noktalara gitmek isteyen ve nihai gayeye ulaşmaya çalışan hakikat araştırıcıları için ışıklı, nurlu, aydınlık bir rehberdir. Seyr ü sülûka giren salikler için, Yüce Kudret’e doğru yaptıkları manevi yolculuk sırasında tecelli eden sırları ve nurları açıklamaktadır. Eser Hicri 602’de Konya’da bir dostunun sorularını cevaplamak için yazılmıştır. (Önsözden)

Bil ki, Allah Teala insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları ademden vücuda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri, insanlar yolcu olma özelliklerinin hiç bırakmamışlardır. Onlar bu yolculuklarını ancak ya Cennet ya da Cehenneme vardıklarında bırakabilirler. Her Cennet ve her Cehennem oranın ehline göredir. (s.13)

İbn Arabî, Nurlar Risalesi (Risaletü’l-Envar), Çev: Mahmut Kanık, İnsan Yayınları

Gezgin

Sadık Yalsızuçanlar'ın kaleme aldığı Gezgin isimli roman "Şeyh-i Ekber hazretlerinin manevi hayatını konu ediniyor".

[Gezgin,] Şeyhin görüntüsüne bakarak, ‘sizi’ dedi, ‘ilk kez gördüğümde dergâhta müritlerinizle birlikte oturuyordunuz. Bana, ‘sana daha önce açmış olduğum bir meseleyi açalım’ demiş ve beni işaret etmiştiniz. Benim ilk defterimdeki şu sözüme daima hayret ettiğinizi söylemiştiniz, ‘hiç varolmamış olan ortadan kalkıp daima varolmakta olan kalıncaya değin... Bununla ne demek istediniz?’ diye sormuştunuz. Ben susmuştum. Orada bulunan dostlarımdan birinin cevaplamasını beklemiştim. Ama kimseden ses çıkmamıştı. Bunun üzerine bana yönelmişti bakışlarınız. Cevabını bilmeme rağmen konuşmaktan çekinmiştim, siz de bunu anlamış, üstelememiştiniz. Şimdi de size cevap veremeyeceğim, bu, sanırım, benim gerçeği söyleme konusundaki duyarlığımın azlığından değil, biliyorsunuz. Sadece, bazı şeylerin susularak anlatılabileceği, bazı sırların ise açığa vurulmaması gerektiğine ilişkindir. Hatırlarsınız, bir gün dergâhta aşktan söz ediyordunuz. Bir kuş gelip pencereden içeri süzüldü. Siz anlatımınızı sürdürdünüz. Kuş yanınıza sokuldu iyice ve gelip dizinize kondu. Siz bir şey olmamış gibi devam ediyordunuz, aşkın hallerini anlatmaya. Kuş, belki de bizden daha dikkatle dinliyordu sizi. Nihayet o İlahi sırdan söz ettiniz: ‘Beni isteyen Beni arar, Beni arayan Beni bulur, Beni bulan Beni sever, Beni seven Bana aşık olur, Bana aşık olana Ben de aşık olurum. Ben aşık olduğumu öldürürüm. Öldürdüğümün diyetini ödemek Bana düşer. Onun karşılığı da bizzat Benim.’ Kuş bunu duyunca dizinizden indi, tüm gücüyle gagasını yere vurdu ve ağzından kan boşandı, oracıkta can verdi. (s. 61-62)

* * *

Guadalquivir sahilinde dolaşırken ve ırmağın yüzeyindeki yakamozlara bakarak, varlığın tanrısal adların belirmesinden ibaret olduğunu tefekkür ederken ansızın bir ışık gördü. Nehrin zamanın nesnelerin üzerinde bir rüzgar gibi esişine benzer biçimde sessizce akışı sırasında, her an bir tazelenme ve yenilenme yaşadığını düşününce görünmüştü ışık. Ona baktı ve bir çehrenin içinden büyüyerek yükseldiğini farketti. “Ona iyi bak” diyordu, “o kabarcıklar ve yakamozlar, o küçük dalgalanışlar ırmağın kendisidir ama onları bakan çoğu göz başka bir varlıkmış gibi algılar. Oysa rüzgâr eser, su akar ve kabarır. Yakamozlar yanıp yanıp söner. Onlar nehre vuran güneşin kaynağından gelen bir ışıkla görünüp görünüp yitiyorlar. Yaşamın bir mecazı olarak nehrin bu hallerini, dünya hayatının tecellilerine benzetebilirsin. Varlıklar gelir, İlahi isimlere ayna olur, görünür ve yiterler. Yaşam bir şimşeğin çakışı gibidir, olur ve biter. Geçiciliğin gerisinde bir İlahi ismin güneş gibi şavkı vardır. O halde ona bakmalısın, o ışığa çevirmelisin bakışlarını.” (s.56-57)

* * *

İbn Arabi'nin Sühreverdi'ye yazdığı mektuptan:

Allah, nefsi, başka bir şeyi sevmesin diye Kendisi’nden başka herşeyden onu kurtarmayı arzular. Böylece, Kendisi’ni doğal bir biçimde nefse tecelli ettirir. Ve nefse, onun inkar edemeyeceği bir alamet verir. Bu alamete, zorunlu bilgi denir. Böylece nefis, o ruhsal ve cismani içerikteki bu surete doğru bir eğilim duyar. Ruhu, Kendisi’ne alıp, ona ikinci düzeyden nedenlerin mahiyeti bakımından, onda etkili olması gerektiğini öğretir. Nefs, ancak böylelikle O’nu tanır ve aradaki nedenleri kendi adına değil, O’nun adına sever. (s.97)


Sadık Yalsızuçanlar, Gezgin, Timaş Yayınları

Altın Silsile

Yusuf Hemedânî'den hemen bir asır sonra yaşamış bulunan Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnu'l-Arabi eserlerinde ondan bahsetmek ve onun şöhretini Evhadüddin Kirmani'den duyduğunu şöyle anlatmaktadır:

Hicretin 602. yılında (M.1205) Evhadüddin Kirmanı, Konya'ya geldi ve Yusuf Hemedânî, hakkında duyduklarını bize şöyle anlattı. Yusuf Hemedânî, kendi memleketinde altmış seneden fazla şeyhlik makamına oturmuş bir zâttır. Yaşı ilerlediği yıllarda cuma namazı dışında tekkesinden dışarı çıkmaz olmuştu. Bir gün gönlüne düşen bir "vârid" üzerine çaresiz ve iradesiz dışarı çıkmıştı. Merkebine binip yularını salıvererek o nereye götürürse gitmeye niyet etti. Merkep yürümüş ve nihayet şehrin dışında harap bir mescidin yanına varınca durdu. Hemedânî, merkebinden inip mescidin kapısından içeri girdi. İçerde bir genç başını önüne eğmiş heybetli bir halde oturmaktaydı. Neden sonra şeyhin geldiğinin farkına varan genç, başını kaldırıp: "Efendim ben bir müşkil mes'eleyle karşı karşıyayım. Bana himmet buyurun" dedi. Yusuf Hemedânî gencin müşkilini çözdükten sonra dedi ki: "Delikanlı bir daha böyle bir müşkille karşılaştığın zaman bize gel, tekkemize buyur, bizim gibi pir-i fâniyi buraya kadar yorma!" İbn Arabi hazretleri bu olayı naklettikten sonra der ki: "Bundan anladım ki, eğer bir müridin zâhir ve bâtını sadık olursa, bu sadakat ve teslimiyeti sebebiyle şeyhini kendi canibine celbedebilir". Kalb kalbe karşı olunca etkileşim daha güçlü oluyor.

H. Kamil Yılmaz, Altın Silsile, Erkam Yayınları

Hakikat ve Tefekkür

O halde Allah'ın sevdiğini bildiğin şeylerin hepsini tutman gerekir, onlara sımsıkı tutunman gerekir, çünkü Allah'ı sevme yolunda Allah'ın sevdiği şeylere yapışırsan, Allah da seni sever.

İbn Arabî, Hakikat ve Tefekkür, Çev: Mahmut Kanık, Hece Yayınları

İmandan İhsana Tasavvuf

İbn Arabi'den nasihatler:

Kalbini Allâh'ın zikrine alıştırırsan, mutlaka kalbin zikrin vereceği nûrla nûrlanır. O nûr kalb gözünün açılmasını sağlar. 

* * *

Allâh'ın kullarına, şefkat ve merhametle muâmele et. Merhametini bütün canlılara bolca saç. Şöyle deme: "Bu ottur, cansızdır, faydası yoktur." Evet onların faydası ve birçok da hayrı vardır. Yaratılmışı kendi hâline bırak ve ona, yaratıcının merhametiyle merhamet et. 

* * *

İsteyeni boş çevirme, güzel bir sözle dahî olsa onun gönlünü al, güler yüz göster. İleride Allâh'a mülâki olacağını düşün. 

* * *

Dünyâlık için Allâh'tan başkası seni kul edinmesin. Çünkü sen ancak seni kul olarak kabul eden Allâh'ın kulusun. 

* * *

Allâh'ın mümin kullarına, selâm vermek, yemek yedirmek, işlerini görmek sûretiyle muhabbet göstermelisin. Şunu iyi bil ki, müminlerin tümü, tek bir insan, tek bir vücûd gibidir. 

* * *

Kendini cemâate alıştır. Allâh korkusundan ağlamaya çalış. Allâh'ın ipine sarıl. Allâh'ın sevip hoşnud olacağı şeylere rağbet göster.


* * *

Aşk, vecd ve istiğrak hâli öyle bir ummandır ki ancak ehline mâlum olan bir cilve-i Rabbânî'dir.

Yine bu sır ilminden bir kısmını, rumuzlu bir şekilde de olsa satırlara aksettiren Muhyiddîn ibn-i Arabî'ye, ehlullâh büyük değer vermiş, ifâdelerinin derûnundaki kâbına varılmaz sırların hakîkatlerini seyretmişler, onu "Şeyh-i Ekber" diye yâd etmişlerdir. Bâtınî âlemden uzakta olanlarsa bu nükteyi çözemedikleri için, onu küfürle ithâm etmişlerdir.

Eğer sırlara tahammül edecek dost ve sırdaş bulunmazsa, susmak evlâdır. Çünkü herkese aklının erebileceği ölçüde söz söylemek gerekir. Yoksa hâlden anlamayana hikmet ve mârifetten bahsetmek, hakîkate zulmetmektir.


Bu itibarla Muhyiddîn ibn-i Arabî -kuddise sirruh-: "Hâlimize âşinâ olmayanlar, eserlerimizi okumasınlar." buyurmuştur.

Osman Nuri Topbaş, İmandan İhsana Tasavvuf, Erkam Yayınları

Mevlana

Ve yine Mevlana, ahlak yüceliğini, çocuklara karşı gösterdiği büyük şefkatiyle isbat etmiştir. Kendini oyundan alamayan çocuğun: "Mevlana, bekle, elini öpmeye geleceğim" diye seslenmesi üzerine yolun ortasında durup onu beklemesi, her yerde görülen tevazuunun, sevgisinin bir başka örneğidir.


MEVLANA
Sezai Karakoç
Diriliş Yayınları

Sevdiğim Kitaplar

  • ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR - J.D.Salinger
  • KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ - Peter Handke
  • KORKUYU BEKLERKEN - Oğuz Atay
  • TÜNEL - Ernesto Sabato
  • BROKLYN ÇILGINLIKLARI- Pual Auster
  • ACI ÇİKOLATA - Laura Esquivel
  • ŞEKER PORTAKALI - Jose Mauro de Vasconcelos
  • KIRMIZI PAZARTESİ - Gabriel Garcia Marquez
  • YÜZYILLIK YALNIZLIK - Gabriel Garcia Marquez
  • PİNHAN - Elif Şafak
  • SIR - Mustafa Kutlu
  • UZUN HİKAYE - Mustafa Kutlu
  • YA TAHAMMÜL YA SEFER - Mustafa Kutlu
  • BEYHUDE ÖMRÜM - Mustafa Kutlu
  • PUSLU KITALAR ATLASI - İhsan Oktay Anar
  • AMAT - İhsan Oktay Anar
  • DÖNÜŞÜM - Franz Kafka
  • DAVA - Franz Kafka
  • YABANCI - Albert Camus
  • VEBA - Albert Camus

Tigri & Lew

​Ormanda kimlik kartları, pasaport kontrolleri ve sınırlar yoktur. Bir ağaç bir kuşa “nerelisin?” diye sormaz, sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler. (Tigri & Lew)