Şeyh-i Ekber’in Kaleminden Bir Sûfi’nin Portresi

Dr. Ali Vasfi Kurt’un kitaba yazdığı önsözden:

Şeyh-i Ekber’in bu eserinin önemine gelince: üçüncü asrın en büyük sufilerinden olan Zunnûn gibi gizli bir yıldızın, yine yedinci asrın en büyük sufisi olan İbn Arabi tarafından, gerçekte bir süpernova (el-Kevkebu’d-Durrî) olduğu keşfedilerek mercek altına alınması ve ince ayrıntılarıyla kendi yorum ve tecrübelerini de ekleyerek menakıbının yazılması, bilebildiğim kadarıyla İslam Tasavvuf Tarihinde ilktir. İbn Arabi, bu eseri meydana getirmiş olduğu kitabi ve şifahi kaynaklarda bulduğu menkıbelerin ve sözlerin hepsini aktarmamış, aksine çok özgün bir seçme yapmış ve gerek duyduğu yerlerde kısa ve uzun açıklamalarda bulunmuştur. Kevkeb’in de en önemli ve orijinal olan yönü de zaten burasıdır.

Menakıp kitapları “Salihler anıldığında ilahi rahmet nüzul eder.” fehvasınca, ehlullulah neş’esini tadan, sufi zevkini meşrep edinen, muhibbi olan ve ayrıca bu alanda araştırma yapan uzmanların yastık kitapları mesabesinde olan eserlerdir.

Nitekim Feriduddin-i Atar, Tezkiratu’l-Evliya’sının Giriş’inde şöyle der:

“Erenlerin sözünü işidenin gönlü ruşen olur. Himmetlerini kavi eder. Şeytan vesvesesini ve dünya hırsını ve muhabbetini kalbinden çıkarır.. Ben miskin küçük yaşımdan beri bu taifeye muhib idim. Sözlerini işidicek cânım sevinirdi. Bunların sözleriyle gönlümün pasını açıp saykal kılardım. Şimdiki zamanda gerçekler gaib olup, yalancı müddeiler baş kaldırıptır. Gönül ehli kızıl kibrit gibi aziz oluptur.”


İbn Arabi'nin kitaba yazdığı önsözden:

“Onların anılmasıyla inen rahmet ise iliklerde müşahede edilir ve etkileri de dışarılardan zuhur eder. Bu rahmet, onların ailelerinden ve memleketlerinden ayrılmaları; sahillerde, çöllerde, yollarda ve vadi içlerinde, dağlarda ve tepelerde yaşamaları; dünya ve dünya ile ilgili haberlerle ilişkilerini kesmeleri sebebiyle; onlar anıldıklarında, haberleri aktarıldığında; Allah ile olan halleri, söyleşmeleriyle, ünsiyetleriyle ve halvetleriyle kanıtlandığında; insanın içinde hissettiği incelik ve gönül kırıklığıdır. İşte bu anma esnasında, dinleyenlerin gönüllerinde Rablerine karşı bir hasret duyulur, üns yaygısında, O’nunla söyleşmenin ve O’nunla tek kalmanın lezzeti hissedilir. Allah’ın onlar için seçmiş olduğu güzel hallere ulaşma arzusuyla; ağlamaktan gözleri yaşarır ve bu kutsal ve eşsiz özelliklerin kalplerinde tecelli etmesine sevinirler. İşte bunların hepsi, onlar anıldıklarında Allah katından gönüllere indirilmiş olan rahmettir. Topluluğun anılmasındaki rahmet, kimin nefsine inmişse; anmanın bitmesiyle nefislerindeki rahmet de yok olur gider. Fakat bu rahmet kimin gönlüne inmişse, orada sabit kalır, yerleşir ve o kişide, Allah onlardan razı olsun, onların zümresine dahil olur.”

* * *

Allah Dostları hakkında Zunnûn-i Mısrî şöyle buyurmaktadır:

Onlar tek başına kaldıklarında, ağlayanlardandırlar. Kendileriyle ilişki kurulduğunda ise, son derece utangaç oldukları görülür. Öğrenildiklerinde (konuştuklarında), hikmet ehli oldukları anlaşılır. Kendilerine bir şey sorulduğunda, ilim ehli oldukları fark edilir. Cehaletle küçümsendiklerinde, tepkileri hilim erbabınınki gibidir.

Onları fark ettiğinde, sanki utancından içeri kaçan bakirelermiş gibi olduklarını sanırsın. Onların gönüllerindeki mahabbet, üzerlerinde nurun parıldadığı suretlerin güzelliği ile harekete geçmektedir. Kalplerinin üzeri açıldığında, onların kalplerinin yumuşak ve kırık, zikirle nurlu, sevgili ile söyleşmekle mamur olduğunu görürsün. Kalplerini O’ndan gayrısıyla meşgul etmezler. O’ndan başkasının etrafında da dolaşmazlar. Allah mahabbeti, sadırlarını doldurduğundan, O’ndan başkalarının ve üns ehli olmayanların kelamına iştahları yoktur. Çünkü, Allah ile söyleşmede gerçek lezzet vardır.

Gerçek ve sâdık kardeşler, hayâlı, vekarlı, vera’lı, takvalı, marifet ehli ve dindar olanlar; vadileri, çöllerde kaybolmadan aşmışlar, hiçbir zaman Hak’tan ayrılmadan, yaygın ahlaki bozulma ve çürümeye sabırla göğüs germişler, ve batıl karşısında daima Hakk’a sığınmışlardır. Ve onlara delili (el-hucce) Hak açıklamış ve gerçek yolu da O göstermiştir. Böylece onlar, tehlikeli yolları reddetmişler ve yolların en iyisine suluk etmişlerdir.

Yüryüzünün direkleri (el-Evtâd) işte bunlardır. Onların (varlığı ve duaları) sebebiyle, ilahi bağışlar dağıtılır, (maddi-manevi) fetihler olur, (yağmur ve rahmet) bulutları oluşur, (yeryüzündeki) azab kalkar ve tüm mahlûkat (yaşam nedeni olan) suya kavuşur. Allah’ın rahmeti hem bizlerin hem de onların üzerine olsun! (s. 88 – 89)

* * *

Zunnûn-i Mısrî Hazretlerinin bazı sözlerinden:

Asla kendine kendinle yardım etmeye kalkma ki, Allah seni nefsinle baş başa bırakmasın (s.84)

* * *

Kendimi hem günah, hem de nimet içinde buluyorum. Fakat günaha istiğfar mı edeceğim; yoksa nimete şükür mü edeceğimi bilemiyorum. (s.100)

* * *

Ben susuzluk hissederim. Zikre sığınırım. Ve hararetimi söndürürüm. Şayet bu olmazsa, Rabbımın huzurunda bir an bile durmaya cesaret edemem. (s.102)

* * *

Bedenin hastalığı açlıklarda, kalplerin hastalığı ise günahlardadır. Hasta bir vücut nasıl yemeğin lezzetini alamazsa, aynı şekilde günahlara dalmış bir kalp de ibadetlerin halâvetini hissedemez. (s. 132)

* * *

Allah’ın öyle kulları vardır ki; daha önce azabından korkarak günah işlemezlerken, şimdi O’nun cömertliğinden utanarak günahı terk etmişlerdir. (s. 164)

* * *

Hayat, salih insanlarla arkadaşlıkla tatlılaşır. Hayır, salih bir arkadaşta toplanmıştır. Unuttuğunda hatırlatır. Hatırladığında, sana yardımcı olur (s. 166)

* * *

Senin Allah'a hüsn-ü zan besleyip de, Allah'ın sana iyilikle muamele etmemesi hiç mümkün değildir. (s. 172)

* * *

Kul, korktuğunda O’nunla ünsiyete geçer. Günahları işlemeye devam eden kişinin, Sevgilinin kapısından da uzaklaştırıldığını biliyor musunuz? (s. 174)

* * *

Mahabbet ehli birinin gözü, sevdiğinin mülkünde bulunan hangi şeye değerse, orada sevgilisinin sevgisi mevcuttur (s. 175)

* * *

Üç şey Allah'a hüsn-ü zan alametidir:

* Tökezledikten sonra, kalpte bulunan metanet
* Hataya düştükten sonra, geniş bir umut
* İçten bir pişmanlıkla, karamsarlığı red. (s. 177)

* * *

Allah için sevgi geneldir. Allah için yürekten bağlılık ise özeldir. Çünkü her mümin O’nun sevgisinin tadını almıştır ve ona ulaşmıştır. Halbuki her mümin O’na yürekten bağlılığa ulaşamamıştır (s. 181)

* * *

Zunnûn’a şöyle soruldu: 

“Bize ne oluyor ki nafilelere güç yetiremiyoruz?”

Zunnûn şöyle cevap verdi:

“Çünkü sizler, farzları henüz sağlıklı ve doğru bir biçimde yapamıyorsunuz.” (s.193)

* * *

Arifin arkadaşlığı, Allah’ın dostluğu ve ahbaplığı gibidir; Allah’ın eşsiz sıfatları kendisinde tecelli ettiği için, (kendisi yük olmadan) senin sıkıntılarına katlanır, yükünü taşır ve sana karşı hoş görülüdür (s. 199)

* * *

Allah’ı en fazla arif olan kişi, Allah konusunda hayreti en şiddetli olan kişidir. (s.204)

* * *

İnsanların çoğu sebep-sonuç ilişkisinin peşine düştüler; sıddîklar ise, sebeplerin Sahibiyle ilişki kurmanın yoluna koyuldular. (s. 229)

* * *

Onlar Kur’an’ı, gönüllerin en üstüne yerleştirdiler ve onunla teselli buldular. Onlar Kur’an’ı sadırlarına yapıştırdılar ve onunla huzur buldular. Arzuları onunla yatıştı ve gayrete geldi. Kur’an’ı, kendi zulmetleri için kandil; uykuları için yatak; yolları için izi belli bir yön; hüccetleri için kesin bir zafer olarak gördüler. (s. 258)

* * *

Allah, mahabbetinden her tarafa yayılan nûru onlara elbise olarak giydirmiştir. (s. 261)

* * *

Allah’ın öyle kulları vardır ki, Allah onların gönüllerini sırf Kendi mahabbetinin saf suyu ile doldurmuştur. Ruhlarını ise, Kendisini görme iştiyakıyla allak bullak etmiştir. (s. 264)

* * *

Arifin gönlü, Allah’a kavuşma isteğinde, rüzgârlardan ve fırtınalardan daha süratlidir. (s. 373)

* * *

Biliniz ki, Allah için seven kişiye, Allah için, başkalarını kendisine tercih etmek ağır gelmez. Çünkü onun katında, Allah’tan daha üstün bir şey yoktur. (s. 374)

* * *



Allah’ın (c.c.) hoşlanmadığı şeyleri yapıp dururken, kendinin hoşuna giden şeyler Allah’tan (c.c.) istemekten utan! (s. 378)

* * *

Allah Dostları


Onlar tek başına kaldıklarında, ağlayanlardandırlar. Kendileriyle ilişki kurulduğunda ise, son derece utangaç oldukları görülür. Öğrenildiklerinde (konuştuklarında), hikmet ehli oldukları anlaşılır. Kendilerine bir şey sorulduğunda, ilim ehli oldukları fark edilir. Cehaletle küçümsendiklerinde, tepkileri hilim erbabınınki gibidir.

Onları fark ettiğinde, sanki utancından içeri kaçan bakirelermiş gibi olduklarını sanırsın. Onların gönüllerindeki mahabbet, üzerlerinde nurun parıldadığı suretlerin güzelliği ile harekete geçmektedir. Kalplerinin üzeri açıldığında, onların kalplerinin yumuşak ve kırık, zikirle nurlu, sevgili ile söyleşmekle mamur olduğunu görürsün. Kalplerini O’ndan gayrısıyla meşgul etmezler. O’ndan başkasının etrafında da dolaşmazlar. Allah mahabbeti, sadırlarını doldurduğundan, O’ndan başkalarının ve üns ehli olmayanların kelamına iştahları yoktur. Çünkü, Allah ile söyleşmede gerçek lezzet vardır.

Gerçek ve sâdık kardeşler, hayâlı, vekarlı, vera’lı, takvalı, marifet ehli ve dindar olanlar; vadileri, çöllerde kaybolmadan aşmışlar, hiçbir zaman Hak’tan ayrılmadan, yaygın ahlaki bozulma ve çürümeye sabırla göğüs germişler, ve batıl karşısında daima Hakk’a sığınmışlardır. Ve onlara delili (el-hucce) Hak açıklamış ve gerçek yolu da O göstermiştir. Böylece onlar, tehlikeli yolları reddetmişler ve yolların en iyisine suluk etmişlerdir.



Yüryüzünün direkleri (el-Evtâd) işte bunlardır. Onların (varlığı ve duaları) sebebiyle, ilahi bağışlar dağıtılır, (maddi-manevi) fetihler olur, (yağmur ve rahmet) bulutları oluşur, (yeryüzündeki) azab kalkar ve tüm mahlûkat (yaşam nedeni olan) suya kavuşur. Allah’ın rahmeti hem bizlerin hem de onların üzerine olsun! (s. 88 – 89)

Allah bu topluluğun ruhlarını umutlarla sulamıştır


Gece yarısı, Zunnûn’un mescidinin ortasında uyuyordum. Zunnûn’un şu şiiri okuduğunu işittim:

Kaçırdı uykumu sevgin, arttı hastalık kalbimde
Gizledim onu, gönlümde ve içimde gizlensin diye
Fâş etme ne olur, sırrımdaki elbiseni ikram olarak
Kaybettim kendimi, döndür efendim, ikram olarak

Sonra şöyle dedi:

Allah bu topluluğun ruhlarını umutlarla sulamıştır. Eğer onlar Allah’ı zikrederlerse, kendi nefislerini unuturlar ve Allah’tan başka hiçbir şeyi hatırlamazlar.

Sonra şu sözlerle devam etti:

Onlar, Allah’a yemin olsun ki…
Seçildiler, arındılar ve temizlenenlerden oldular, murâttır çünkü onlar;
Kadri en yüce bir mertebede, Allah’ın hayat bahşedici rahmetiyle yaşadılar. (s. 101)

Keramet

Bir gün Zunnun’un huzurunda bulunuyorduk. Zunnun, evliyaullah’a Allah’ın ikram ettiği kerametlerden bahsetmişti.

Huzurunda bulunanlardan birisi şöyle sordu:

“Sen, onlardan birisini gördün mü? Ey Ebu’l-Feyz!”

Bunun üzerine Zunnun şöyle dedi:

Yanımda Horasanlı acem bir genç vardı. Yedi gün, mescitte yemek yemeden, yanımda kaldı. Halbuki kendisine sunmuş olduğum yemekleri de reddediyordu. Biz böyle oturuyorken, bir gün, bir şeyler isteyen dilenci yanımıza geldi.

Bunun üzerine Horasanlı, dilenciye şöyle dedi:

“Eğer mahlûkattan değil de Allah’tan isteseydin, Allah seni hiçbir kimseye muhtaç etmezdi.”

Dilenci ona şöyle cevap verdi:

“Burada bana ait bir şey yok ki!”

Horasanlı ona şöyle dedi:

“Ne istiyorsun?”

Dilenci şöyle cevap verdi:

“Ben, açlığımı giderecek ve üzerime giyinecek bir şey istiyorum.”

Horasanlı delikanlı kalktı, mescitte iki rekat namaz kıldı. Ve yeni bir elbise ve içinde meyve dolu bir tabakla geri döndü. Ve onları dilenciye verdi.

Zunnun şöyle devam etti:

“Ey Abdullah! Senin Allah (c.c.) katında bu derece itibarın vardı da, yedi gündür niçin hiçbir şey yemedin?”

Bunun üzerine genç dizleri üstüne çöktü ve şöyle dedi:

“Ey Ebu’l-Feyz! Kalpler O’nun rızasıyla dolup taştığı halde, diller nasıl dilenmeye yüz bulabilir ki?”

Zunnun şöyle ekledi:

“O halde razı olanlar hiçbir şey isteyemezler mi?”

Delikanlı şöyle cevap verdi:

“Bazısı, (O’nun ikramı ve cömertliğine) delil olsun diye ister. Bazılarının içini, Allah, zenginlikle doldurmuştur. Onlardan bir kısmı ise, Allah’tan istenen şeyi (kendisine değil de) başkasına bağışlamak ister”

Sonra ezan okundu, o da bizimle yatsı namazını kıldı, deriden su tulumunu aldı ve sanki abdest alacakmış gibi mescitten çıktı. Bir daha onu hiç göremedim. (s. 284–285)

Yağmur Duası

Zunnun, Mısır’da yağmur duasına çıkmıştı. Cüzzamdan elleri ve ayakları kesilmiş felçli birisinden yardım istedi. Ve ondan yağmur duası yapmasını istedi. Felçli kişi, göğe baktı ve güldü. Sonra şöyle dedi:

“Dün akşam, aramızda olan yakınlıkla (Sana başvuruyorum)!”

Sonra şu kelimelerle Allah’a yalvardı:

“Ey Tanrım! Yarattın, rızıklandırdın ve beni setrettin
Ve kullarından fazlınla lütfederek beni zengin ettin
Hastalandığımda şifa verdin; dua ettiğimde icabet ettin
Kaçtığımda geri çevirdin; sendelediğimde kaldırdın
İsyan ettiğimde merhamet ettin, itaat ettiğimde mükâfat verdin
Ey Efendim! Benden razı ol! Mademki beni razı ettin.”

Sonra şöyle dedi:

“Ey Zunnun! Gerçek şu ki Allah (c.c), uzuvların amelini değil, kalplerin yakınlığını istemektedir.”

Zunnun şöyle dedi:

“Bunun üzerine, kırbaların ağzından boşanır gibi yağmur yağdı.” (s. 287)

Kaldır Başını ve Bir Bak

İsrailoğullarının çölünde (Paran Çölü, et-Tih) bulunuyordum. Hacca gitmek istiyordum. Yolda, henüz sakalları bile çıkmamış bir gencin, Beyt-i Atîk’e doğru, azıksız ve bineksiz bir biçimde yürüdüğünü gördüm.

Yanımdaki arkadaşıma dedim ki:

“İnnâ lillah! Eğer bu çocuk yakîne ermişse iyi fakat değilse helak olur.”

Ve onun yanına vardım, şöyle dedim:

“Ey delikanlı!”

Şöyle cevap verdi:

“Hizmetindeyim (lebbeyke).”

Şöyle sordum:

“Böyle bir yerde, bu vakitte, azıksız ve bineksiz olunur mu?”

Bana bir nazar etti ve şöyle dedi:

“Ya Şeyh! Kaldır başını ve bir bak! Acaba O’ndan başkasını görecek misin?”

Ben de ona şöyle dedim:

“Sevgili dostum! Dilediğin yere git!” (s. 315)

İsm-i Azam

İnsanlar Zunnun’un yanından ayrılınca, az bir süre yürümüştü ki ben hemen ona yapıştım ve şöyle dedim:

“Sende, Allah’ın İsm-i Azamı’nın bulunduğunu tahmin ediyorum!”

Bana dedi ki:

“Be adam! Benden uzak ol!”

Ben de şöyle dedim:

“Bana onu öğretmeden, senden ayrılmayacağım!”

Bana şöyle dedi:

“Be adam! Gönlün yumuşadığında, dilediğin isimle dua et! İşte o Allah’ın ismidir.”

Şeyh-i Ekber’in yorumu:

Bana arkadaşlarımızdan birisi, tanıdığımız ve karşılaştığım memleketlimiz ve keramet ehli biri olan Ahmed b. Seydebûn denilen Endülüs’ün doğusundaki Vâdî Aştlı bir şeyhin şöyle dediğini haber verdi:

“Onun huzurunda idim ve ona şöyle dedim:

‘Allah’ın İsm-i Azam’ı nedir?’

Yerden biraz toprak aldı ve hiçbir söz söylemeden onları üzerime saçtı. Ben de bu hareketinden anladım ki, kul sâdık olur ve kemale ererek olgunlaşırsa, İsm-i Azam odur.”

Aynen böyle bir cevap Ebû Yezîd el-Bistami’den de rivayet edilmiştir. O şöyle demiştir:

“Bize (Allah’ın) en küçük ismini gösterin ki, ben de size en büyüğünü göstereyim!”

Böylece onları azarladı ve şöyle devam etti:

“Allah’ın isimlerinin hepsi büyüktür. O halde sen sadık ol ve ardından dilediğin ismi al!” (s. 386)




İbn Arabi, Şeyh-i Ekber’in Kaleminden Bir Sûfi’nin Portresi – Zunnûn-i Mısrî, Çev: Dr. Ali Vasfi Kurt, Gelenek Yayıncılık

Kırmızı Pazartesi




Kırmızı Pazartesi'yi Ankara'dan Konya'ya gelirken otobüste okumaya başladım ve otobüs Konya garajına girdiğinde "Keşke yolculuk biraz daha sürseydi de şu kitabı bitirebilseydim" dediğim bir kitap oldu. Marquez farkı..

Özlem DEMİR'in KIRMIZI PAZARTESİ'de İmge Ve Simgelerin Kahramanların Karakter Özelliklerini Yansıtmadaki Rolü başlıklı yazısı [oku]

* * *

Ayrıca, Sami sayesinde yeni bir yazarla tanıştım: Felisberto Hernandez. Henüz bu yazar hakkında bir araştırma yapmadım. Ama Kanarya Mobilyaları isimli öyküsü çok hoşuma gitti..

Muhyiddin-i Arabi'den Altın Öğütler

Muhyiddin-i Arabi'den Altın Öğütler, Ali Dündar'ın İbn Arabi okumalarından altını çizdiği satır ve paragraflardan oluşan bir kitap. İktibas edilen metinlerin hangi kitaptan alıntılandığına dair dipnotlar da olsa daha memnun olacaktım. Ben de kitapta bir sürü yerin altını çizmeme rağmen kitabın 136. sayfasındaki cümle bana çok şey söyledi:

"İbadetlere neş'eli olarak başla"


Muhyiddin-i Arabi'den Altın Öğütler, Derleyen: Ali Dündar, Kozmik Kitaplar

Allah Kimleri Sever

Ey Âdem! Allah da sana merhamet ediyor, zaten seni bunun için yarattı

Allah insanın bedenini bileşik âlemdeki bütün hakikatlerden oluşturdu. Sonra feleklerin ve unsurlar âleminin güçlerini ona yerleştirdi. Böyle yapmasının gayesi, ruhsal feyzi kabul etmesini sağlamaktı. Ardından insana ruh üfledi. Böylece Allah’a hamd-ü sena etti. Fakat bu, nurun kendisine yayılmasından sonraydı. Söz konusu nur, insanın karanlık dehlizlerine [içine] yayılınca insan hapşırmış, hapşırınca Allah’a hamd etmiş, Allah da ona şöyle karşılık vermişti: “Ey Âdem! Allah da sana merhamet ediyor, zaten seni bunun için yarattı” (s.10)

Bütün insanları sevmek bir insanlık görevidir

Yetkinliğe ulaşmak isteyen bir insan kendisini bütün insanları sevmeye, onlarla dostluk kurmaya, onlara şefkat beslemeye, acımaya ve merhamet duymaya alıştırmak zorundadır. Çünkü bütün insanlar birbirleriyle ilişkisi olan tek bir aile gibidir. İnsanlık ortak paydası onları birleştirir. Hakk’ın kuvvetinin nişanı bütün bireylerde bulunur. Bu nişan düşünen nefstir. Bu nefs sayesinde insan insan haline gelir. Düşünen nefs insanın iki parçasından en kıymetli olanıdır. Söz konusu iki parça, beden ve nefstir. İnsan, gerçekte düşünen neftsen ibarettir. Bu nefs bütün insanlardaki tek bir cevherdir. Onların hepsi gerçekte tek bir şeydir. Şahıslar ise pek çoktur.

İnsanların nefsleri gerçekte tektir ve dostluk nefsin bir eylemidir. O halde bütün insanların birbirlerini sevmesi birbirleriyle dost olması [insan olmaktan kaynaklanan] bir zorunluluktur. Öfke gücü kendilerini sevk etmediği sürece bu sevgi ve dostluk insanlarda doğal bir davranış olarak bulunur. Çünkü öfke gücü insana başkan olmayı sevdirir. Bu duygu ise insanı büyüklenmeye, kendini beğenmeye, zayıf kimseleri ezmeye, küçüğü küçümsemeye, zenginleri ve erdem sahiplerini kıskanmaya sevk eder. Bu gibi huyların sahiplerinde ise düşmanlık ve nefret gibi davranışlar ortaya çıkar. O halde kişi öfke gücünü kontrol altına aldığında ve düşünen nefsine boyun eğdiğinde, bütün insanlar kendisine dost ve kardeş haline gelir.

İnsan düşünce yetisini kullandığında bütün insanları kardeş ve dost edinmesinin zorunlu olduğunu görür. Çünkü insanların bir kısmı erdem sahibidir, bir kısmı ise erdem bakımından eksiktir. İnsanın erdem sahiplerini sevmesi zorunluluktur. Bunun nedeni onların erdeminin mahalli olmasıdır. Eksik insanlara da eksikleri nedeniyle merhamet duymak gerekir. (s. 99–101)

İbn Arabi, Allah Kimleri Sever, Çev: Ekrem Demirli, Hayy Kitap

Endülüs Sufileri

Burada çevirisi yapılmış olan yaşamöyküsel portreler, 12. ve 13. yüzyılları arasında Müslüman İspanya’da ve bir kaçı da başka yerlerde yaşamış olan bazı Sûfi üstatların hayatları ve öğretileri ile ilgilidir. (Kitabın “Giriş” kısmından)

Bu portreler İbn Arabi Hazretlerinin Ruh’ul-Kudüs (Kutsal Ruh) ve Durrah el-Fakirah (En Değerli İnciler) isimli iki eserinden alınmış. Fakat çeviri maalesef pek hoş değil... 

Ebu El-Abbas Bin Tacah

Verdiği her nasihati Kuran’da bulmak olasıydı. “Bilgi, her şeyin en üstünde olan Kuran’ın nurundan elde edilen bir nurdur. Nasıl bir lambadan başka bir lamba yakılırsa, bütün bilgi de nur üzerine nur olan Kuran’dan gelir. Evladım, Allah’a şükürler olsun ki nurumuzu O’ndan alabilelim diye bize Kendisi’nin göklerin ve yerin nuru olduğunu öğretti. Bu yüzden nurumuzu kendi gerçek kaynağında arayalım!” der ve daima, Kuran üzerinde derin biçimde düşünmeyi ve tüm bilgileri ondan edinmeyi önerirdi. (s.175)

Ebu Abdullah El-Kazzaz

Kordoba’daki hastalıklıların imamıydı. Çok ender rastlanabilecek bir kişiydi. Bu insanlarla birlikte yaşamayı nasıl bulduğunu sorduğumda bana, bu insanlardan sadece bir misk kokusu geldiğini duyduğunu söylemişti. (s.188)

Ebu Abdullah Muhammed Bin El-Mücahid

Bir gün Halife Ebu Yakup onu ziyarete gelmişti. Konuşma sırasında Halife, “Ey Abdullah! Böyle tek başına yaşamak sana yalnızlık duygusu vermiyor mu?” diye sordu. O da, “Allah’a yakın olmak, tüm yalnızlıkları ortadan kaldırır; sürekli olarak O benimle birlikteyken nasıl yalnız olabilirim ki? Ne zaman şanı yüce Rabbim ile konuşmak istesem, elime Kuran’ı alırım ve ne zaman da O’nun Elçisi ile konuşmak istesem, Hadislere bakarım ve eğer onun izleyicileri ile bir arada olmak istersem, onların hayatları ile ilgili bir kitap okurum. Böylece herkesle konuşabiliyorum. O zaman nasıl yalnızlıktan söz edebilirsiniz, Ebu Yakup?” diye yanıtladı. (s.211)

Muhyiddin İbn Arabi, Endülüs Sufileri, Çev: Dr. Refik Algan, Dharma Yayınları

Fenâ Risalesi

İlahî Hitap kendisinin tercümanı olan en kutsal bir dille ‘ihlâs’ kavramını da getirmiştir. Kim ibadetini bir ‘ecr’ yani bir karşılık beklemeden ‘ihlâs’la yaparsa – ki böylece ‘hanif’ yolunu ve en yakın yolu tutmuş demektir – İlahi Emr’e uyma konusunda vefalı davranmış demektir. Böylece o şahıs ‘Ecr âlemi’ne ait biri değil de ‘Nur âlemi’ne ait biri olur.

“Allah göklerin ve yerin Nurudur.”(Kur’an 24/35); “Onların hem ödülleri hem de nurları olacaktır” (Kur’an 57/19); “Nurları önlerinden ve yanlarından koşar” (Kur’an 57/12); “Nurları onlara, ‘İşte, Ben sizin Rabbinizim’ der”. Onlar da O’na tabi olurlar.

Hakikat ehli yaptıkları amellerin ecrini, karşılığını yalnızca Allah’tan bekler; yaptıkları şeyler için O’ndan bir karşılık istemeleri mümkün değildir, çünkü buna vakitleri yoktur; çünkü Allah Tealâ ile öylesine meşguldürler ki başka ayıracak zamanları yoktur. Kim bundan yoksunsa, Allah'la ilgili bir paydan mahrumsa, işte o kimse kaybetmiştir. Farzların ve sünnetlerin yerine getirilmesiyle sonuç olarak ortaya çıkan ameller o haliyle sevabı gerekli kılarlar: Öyleyse ecr, yani bir amelin karşılığı konusunda pek endişelenme, kuşkuya düşme, çünkü bedenin yaptığı her hareketin mutlaka gözle görülebilecek sonuçları olması gerekir.  Öyleyse “Bu hareket’ler insana ne sağlayabilirler ki?” diye sorma, çünkü bu tür sorularla vaktini boşa harcamış olursun. Hakk Tealâ’nın dediği gibi, Subhanehu, O’nu noksan sıfatlardan tenzih ederiz; “O her gün yeni bir iştedir.” (Kur’an 55/29). ‘Gün’ kelimesi burada ‘bir anlık zaman’ demektir. O’nun işi senin hakkındadır, çünkü o iş senin için mevcuttur, Allah için değil, çünkü Allah’ın öyle bir işe ihtiyacı yoktur. O bundan münezzehtir. Üzerinde Kendisinin olmadığı hiçbir şey O’na yaratıkları tarafından iade edilemez. O ne yaratırsa, senin için yaratır. Öyleyse sen de bu durum karşısında O’na karşılık ver. Kendi payına sen de O’nunla ilgilen. Nasıl ki Rabbin senin için her bir iş yapıyorsa sen de her gün, her an Rabb’in  için bir iş yap. Kaldı ki “Rabb’in seni ancak kendisine ibadet edesin, O’na kul olasın”, ayrıca sen kendini O’nunla gerçekleştiresin ve O’ndan başkasıyla ilgilenmeyesin diye yaratmıştır.

İbn Arabî, Fenâ Risalesi, Çev: Mahmut Kanık, İz Yayıncılık

Lâle


Çiçek sevgisi ve merakı, Osmanlı Türklerinde, köylüsünde, kentlisinde ortak bir tutkudur. Çiçeklerle ilgili kitaplarda yer alan yüzlerce ismin ne işle uğraştığına baktığımızda, devrin padişahından başlayıp sadrazamlara, vezirlere, kaptan-ı deryalara, şeyhülislamlara, ulemaya, tarikat şeyhlerine, şairlere, zanaat ehline ve halkın her sınıfına kadar sıralandığını görürüz.

Lâleye verilen önemin en büyük sebebi, “lâle” kelimesinin yazılışıyla “Allah” yazılışında aynı harflerin kullanılmasıdır. Allah, hilal ve lale kelimelerinin yazılması ve ebced hesabıyla aynı değeri taşıması, lâleyi Allah kelimesini temsil eder hale gelmiş, maddi ve manevi değerini artırmıştır. Bu harflerin hiçbirinde nokta kullanılmadığından, ünlü lâlezâriîer lekeli lâleleri makbul saymamışlardır. Bu yüzden lâle yetiştirilmesine aşırı önem verilmiş; cami, çeşme ve mezar gibi yerlerin süslenmesinde ve Türk süsleme sanatında lâle, yüzlerce üslupta yer almıştır.


LÂLENİN KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YERİ
Ferda Olbak Mazak
Gezgin – Aylık Gezi Kültürü Dergisi –
Nisan 2007

İbnü’l Arabi’nin Alem ve Tabiat Görüşü

İbn Arabi şöyle der:

Allah bizim göz ve kulaklarımızı cansız ve bitki diye isimlendirilen şeyleri duymaktan perdelemiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Kişi ayakkabısının bağı ile konuşmadan kıyamet kopmaz.’ Böylece Hz. Peygamber tam keşif sahibi olmuş ve bizim göremediklerimizi görmüştür. Hz. Peygamber Allah ehlinin kendisine göre amel ettiği ve doğru olduğunu gördükleri bir meseleye dikkat çekmiştir: ‘Çok konuşmasaydınız ve kalplerinizdeki karışıklık olmasaydı Benim gördüğümü görür, duyduğumu duyardınız.’

Ekrem Demirli, İbnü’l Arabi’nin Alem ve Tabiat GörüşüKeşkül – Sûfi Gelenek ve Hayat – Dergisi, 5. sayı

İslam Geleneğinde Seyahat Kavramı

İbn Arabi der ki: Halkla haşır-neşir olmak sıkıntı ve huzursuzluk sebebi olduğundan, Hak ile huzur halinde olmak ve ibret almak için arzda cevelan/seyahat etmek ehlullahın niteliği olmuştur. Seyahatten maksat, Hak ile üns halinde olmaktır. Sıradan insanlar bedenleriyle ve nefsin hazları için arzda dolaşırlar. Özel kişiler, makuller ve mana âleminde ilim ve marifetin çeşitli menzillerinde aklen ve fikren seyahat ederler. Sufiler şöyle düşünürler: Ey kullarım! Şüpheniz olmasın ki arzım geniştir. Yalnız bana ibadet ediniz (Ankebut; 29/56). Bütün yeryüzü Allah’ındır ama burada Allah’ın arzından maksat, kimsenin mülkü olmayan ıssız ve sessiz sahralardır. Seyahate çıkıp buralarda ibadet etmek, nefes-i rahmanî bulup ferahlamaktır. Bazı sufiler bu ayete dayanarak sefere çıkarken diğerleri, “Nerede olursanız olun O sizinle birliktedir” (Hadîd; 57/4) mealindeki ayete dayanarak ikameti ve hazar halinde olmayı tercih ederler. (el-Fütuhatu’l-Mekkiye, II,387)

Süleyman Uludağ, İslam Geleneğinde Seyahat Kavramı, Keşkül – Sûfi Gelenek ve Hayat – Dergisi, 4. sayı

Gariplerin Kitabı


Soylu Oğlum,

Sana bu mektubu günün en iyi saydığımız bir parçasında, kararmaya yüz tutmuş gökyüzünde ilk solgun yıldızın belirdiği zamanda yazıyorum. Bir zamanlar sana dersini bellettiğim nar ağacının altına oturdum şimdi. Meyveler olgunlaştı bu günlerde, tepemde bir gezgenler dizgesi gibi güneşin son ışıklarıyla kırmızıya boyanmış olarak salınıyorlar. Ne var ki bu yılın narları devrildiğinde ben artık buradan gitmiş olacağım. Benim için buraları terkedişimin sebebini senin anlaman önemlidir, üstelik bildiklerini ötekilere açıklamaya çalışmaman da gerekir. Bir yararı olmaz, sana da acı verir.

GARİPLERİN KİTABI
Ian Dallas
Türkçesi: İsmet Özel
Şûle Yayınları

Cüz Gülü'nden




O zaman ben değirmene bir kez daha baktım. Düz damlı, çamur sıvalı bayağı bir su değirmeni idi. Etrafında salkım söğütler, servi kavaklar, kuşburnular, alıç ağaçları.

Yabani güllerin rayihası arasında kendime yol açarak suya doğru yürüdüm. Dibinde beyaz çakılların par par yandığı durduğu serin bir su. Dayanamayıp başına çöktüm, ayakkabılarımı çıkardım, şalvarımın paçalarını çemreledim, içine girdim.

Bir anda nane, yarpuz, çilek, kuş üzümü ve benzeri binbir koku, gün ışığı, güvercin kanadı, kuzu melemesi, ceylan ürkekliği, arı vızıltısı, alâim-i semanın yedi rengi içinde kalıverdim. Bir avuç su alıp yüzüme serpince zikir ilahileri her bir yönden boşalmaya başladı. Suya baktım ve çocuğun yüzündeki ifadeyi gördüm.

Bu ifade. Yani orada hem saklı, hem de aşikâr olan şey. Yani ezelden beri bildiğimiz o şey. Gülün yaprağı, kokusu, rengi, gövdesi, dikeni ile bize anlattığı, lakin bizde daha fazlası, aslı olan şey.

SIR
Mustafa Kutlu
Dergâh Yayınları

Tigri & Lew


Ormanda kimlik kartları, pasaport kontrolleri ve sınırlar yoktur. Bir ağaç bir kuşa “nerelisin?” diye sormaz, sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler.

* * *

— Müzik dünyayı değiştirebilir mi?

— Biz dünyayı değiştirmek zorunda değiliz. Ona bakış açımızı değiştirebilmemiz yeterlidir. Ona sevgiyle de bakabilirsiniz, at gözlükleri takarak gözlerinizi yanılsamalarla köreltebilirsiniz. Dış dünyaya baktığınızda onun sizin bir parçanız, kalbinizin bir parçası olduğunu görürsünüz. O zaman değiştirmeniz gereken tek şeyin kendinizin olduğunu anlarsınız.

Orhan Düz’ün iki gezgin müzisyen Tigri ve Lew ile yapmış olduğu söyleşiden..

Merdiven Sanat Dergisi
Haziran – Temmuz 2000, Sayı 21

Sevdiğim Kitaplar

  • ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR - J.D.Salinger
  • KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ - Peter Handke
  • KORKUYU BEKLERKEN - Oğuz Atay
  • TÜNEL - Ernesto Sabato
  • BROKLYN ÇILGINLIKLARI- Pual Auster
  • ACI ÇİKOLATA - Laura Esquivel
  • ŞEKER PORTAKALI - Jose Mauro de Vasconcelos
  • KIRMIZI PAZARTESİ - Gabriel Garcia Marquez
  • YÜZYILLIK YALNIZLIK - Gabriel Garcia Marquez
  • PİNHAN - Elif Şafak
  • SIR - Mustafa Kutlu
  • UZUN HİKAYE - Mustafa Kutlu
  • YA TAHAMMÜL YA SEFER - Mustafa Kutlu
  • BEYHUDE ÖMRÜM - Mustafa Kutlu
  • PUSLU KITALAR ATLASI - İhsan Oktay Anar
  • AMAT - İhsan Oktay Anar
  • DÖNÜŞÜM - Franz Kafka
  • DAVA - Franz Kafka
  • YABANCI - Albert Camus
  • VEBA - Albert Camus

Tigri & Lew

​Ormanda kimlik kartları, pasaport kontrolleri ve sınırlar yoktur. Bir ağaç bir kuşa “nerelisin?” diye sormaz, sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler. (Tigri & Lew)