Beyaz Geceler


Bu paragrafı defalarca okudum/okuyorum. Harika bir anlatım. Beni mest ediyor..

Değerli okuyucum, o gece öylesine güzeldi ki, böylesini sadece gençliğimizde görebiliriz! Gökyüzünün aydınlığına, yıldızların ışıltısına bakıp da, "Böyle bir göğün altında insan nasıl olur da öfkelenir, hırçınlaşabilir?" diye düşünürsünüz. Ama bu düşünce de yalnızca gençler içindir, değerli okuyucum, hem de çok gençler için. Umarım, sizin de gönlünüz uzun süre genç kalır. [s.9]

BEYAZ GECELER
Dostoyevski
Türkçesi: Samed Karagöz
Şûle Yayınları

Kafka


Kafka umutsuz biri değil, bir görgü tanığıdır; bir devrimci değil, bir yol göstericidir. Kafka’nın yapıtı onun dünya karşısındaki tavrını dile getirir. Bu yapıt soluk bir kopya olarak da ütopyacı bir muhalefet olarak da görülemez. Ne dünyayı yorumlamak ne de onu değiştirmek gibi bir niyeti vardır. Yalnızca bu dünyanın yetersizliğine ve aşılması gerektiğine parmak basmaktadır. [s.10–11]

* * *

Bir Köpeğin Araştırmaları’nın kahramanı “Araştırmalarımda gerçekten tek başıma mıydı?” diye soracaktır. Dava’nın kahramanı ise “Kendi adıma değil, onların adına konuşuyorum” diyecektir. Çin Seddi’nin kahramanı da “Büyük kalabalığın sözcüsüyüm ben” diye açıklar. Şato’nun kadastrocusu, uyandırdığı kuşku ve korkuya rağmen, köy sakinlerinin de onayladıkları ve ümit ettikleri bir talebin sözcüsüdür. Dava’nın son sayfasında Jozef K’nın öldürüldüğü sahnede, “Aniden parlayan bir ışık” gibi açılan bir pencereden bir adam hükümlüye bir işaret gönderir. Bunun üzerine Kafka şunları söyleyecektir: “Kimdi o adam? Ona yardım etmek isteyen biri miydi? Tek bir kişi miydi? Yoksa başkaları da var mıydı?”

O adam, yabancılaşmanın bir eşya olmaya mahkum ettiği, ama bunu reddeden kişidir. Odradek gibi mekanik ve saçma bir otomat olmayı reddetmektedir. Yaşamı bütün insani boyutlarıyla talep etmektedir.

O da Dava’nın Jozef K’sı ya da Şato’nun Kadastrocusu gibi ardı arkası kesilmeyen engellerden yılmayan biridir. “Nihai amaçları ortaya çıkarmak” peşinde olan, özellikle de, insanları, kurumları, kendi eylemlerini, alışılmış, geleneksel ölçülere vurmayı reddeden, her şeyi nihai amaçlara göre değerlendirmeyi isteyen biridir.

O asla yılmayan, şu an içine düştüğü ümitsizlik yüzünden vazgeçmeyi düşünmeyen kişidir. Her şeyin bir anlamı olduğuna, insanlığın temel yasasına uygun doğru ve lekesiz bir yaşam sürmenin mümkün olduğuna ve bunun sağlıklı, yüce gönüllü ve yaşamla dolu bir şekilde gerçekleşebileceğine inanan kişidir.

Kürek çeken, yüzen, ata binen, spora meraklı olan Kafka, yaşamın karanlık yanına düşkün biri değildir. Yaşama bağlılıklarıyla hayranlığını kazanan “Bu dünyanın gerçek yurttaşları”na Günlükler’inde o da şu mesajı gönderecektir:

“Asla ümitsizliğe kapılmamalı. İnsan zaman zaman gücünün tükendiğini hisseder. Ama çok geçmez, taze bir güçle yeniden işe koyulur. Yaşam böyle bir şeydir işte…

Kendini yağmura bırak… Bırak şimşekler seni parçalasın… Sen gene de öylece dur bekle… Bekle ki güneş seni birden, bütün gücüyle doldursun.” Dünyası ve yaşamındaki öldürücü çelişkilere rağmen Kafka’nın ümidini kesmediği nasıl bir güneştir? [s.30–31]


KAFKA
Roger Garaudy
Türkçesi: Mehmet Sert
Yeni Hayat Kütüphanesi

Karanlıktaki Adam


O noktada Noriko daha fazla dayanamayıp ağlamaya başlar, gözyaşları sel gibi avuçlarına dökülür – onca zaman sessizce acı çekmiş olan bu genç kadın, iyi biri olduğunu reddeden bu iyi kadın; sadece iyiler kendi iyiliklerinden kuşku duyarlar, onları iyi yapan da budur zaten. Kötüler iyilik yaptıkları zaman bunu bilirler, iyiler ise hiç bilmezler. Ömürlerini başkalarını bağışlayarak tüketirler, ama kendilerini bir türlü bağışlayamazlar. [s.74–75]

Betty kalbi kırıldığı için ölmüştü. Kimileri bunu duyunca gülüyor, o da dünyanın gidişatı hakkında hiçbir şey bilmemelerinden. İnsanlar kırık kalp yüzünden ölürler. Bu her gün olur, sonsuza kadar da böyle olmaya devam edecek. [s. 83–84]

Karanlıktaki Adam’a dair köşe yazıları:

Yazarın Eleştirmenle, Amerika’nın Amerika’yla Savaşı - Zeki Coşkun [oku]
Düş ile Gerçeğin Varlık Savaşı - Metin Akyüz [oku]
Savaş, Yuvasına Döner - Erkan Canan [oku]
Paul Auster'ın Karanlıktaki Adamı - Milliyet Gazetesinden [oku]
Karanlıktaki Adam - Deniz Emre [oku]

KARANLIKTAKİ ADAM
Paul Auster
Türkçesi: Seçkin Selvi
Can Yayınları

Seyahat Sanatı


Sanatçı ve filozofların rehberliğinde tefekkürün mavi ufuklarına yolculuk yapmak isterseniz Alain de Botton'un Seyahat Sanatı'nı okuyabilirsiniz.

Gerçek deneyimlerin dünyasında endişelerle dolu bir gelecek, içinde olduğumuz an'ı gölgeler. Estetik öğelerden alacağımız haz, zihnimizi bulandıran fiziksel ve psikolojik taleplerin insafına kalmıştır. (s.31)

Yolculuklar düşüncelere gebedir. Hareket eden bir uçak, gemi ya da tren kadar bizi kendimizle konuşmaya sevk eden pek az yer vardır. Önümüzdeki manzarayla aklımızda gelip giden düşünceler arasında garip bir bağıntı vardır: geniş düşünceler geniş manzaralara yeni düşünceler yeni mekanlara ihtiyaç duyar. (s.62)

Yüce yerler, sıradan yaşamın bize her gün acı bir biçimde öğrettiği dersi, daha büyük terimlerle yeniden ifade ederler: evren bizden kudretli, biz de evren karşısında aciz ve geçiciyizdir, yapabileceğimiz tek şey, arzularımızın kısıtlandığını ve bizden daha büyük olgular karşısında boynumuzun bükük olduğunu kabul etmektir.

Çöllerdeki taşların ve kutuplardaki buzulların üzerine yazılmış olan ders budur. O kadar büyük harflerle yazılmıştır ki bu yerlerden ayrılıp evimize döndüğümüzde bizi ezmez ama bize ilham verir, bizden daha heybetli gerekliliklerin öznesi olma ayrıcalığını yaşatır. Korkuyla karışık hayranlık duygusu, ibadet etme arzusuna bile dönüşebilir. (s.175-176)

Ruskin insanların ayrıntıları farketmeyişlerinden yakınırdı. Ona göre modern turistler aceleyle geziyorlar ve gerçekte hiç bir şey görmüyorlardı, özellikle trenle bir haftada Avrupa'yı dolaşıp "Avrupa'yı gördüm" diye böbürlenen turistlere çok kızıyordu (bu bir haftalık seyahat ilk kez 1862 yılında Thomas Cook tarafından hizmete sunulmuştu). "Saatte yüz mil katederek yer değiştirmek, gücümüzü, mutluluğumuzu ve bilgimizi bir nebze bile artırmayacaktır. İnsanların dünya üzerinde görülmesi gereken her şeyi görmeleri mümkün değildir; daha fazla şey görebilmek için yavaş yürümeleri gerekir, hızlı yürümek onlara hiçbir şey kazandırmaz. Asıl değerli olan düşüncedir, bakıştır, hız değildir. Hızla yol almak merminin hedefe ulaşmasını kolaylaştırmaz; gerçek insan olmak isteyenler yavaş gitmekten zarar gelmeyeceğini bilmelidir, çünkü insanın zaferi gitmekte değil varolmaktadır." (s.228)

Ruskin, İngiltere'ye seyahate çıkan bir grup öğrencisinin dönüşte getirdikleri bir dizi şekilsiz resim karşısında şu sözleri söylemişti: "Bana göre manzara, resimden önemlidir. Öğrencilerime doğayı sevmeleri için resim yapmayı öğretiyorum ben, resim yapmayı sevmeleri için doğaya bakmayı değil" (s.243)

SEYAHAT SANATI
Alain de Botton
Türkçesi: Ahu Sıla Bayer
Sel Yayıncılık

Semaver


Trifon için ne yaşayan insanlar, ne çiçekler, ne akarsular mavi gözlü arkadaşlar bir mana ifade ederdi. Yalnız bu önüne, gözlerinin içine serilen ve üzerine arka üstü yattığı zaman büyük güverteleri, boş yelkenlileri, güneşin içinde madenleri ve boyaları uçan vapurları düşünebildiği deniz ona, ciğerlerine çektiği havanın kıymetini, açıkçası yaşamanın zevkini ve lezzetini verirdi. Ondan ötesi boş, ıssız manasızdı.

Toprak, kendisine yelkenlerini yapmak için kereste, çekiç ve keser verdiği için biraz bir şey benzerdi. Trifon toprağı sevmez; ona hürmet ederdi. Çünkü birçok sevdikleri orada, onun altında, aklın durduğu bir yerde yaşıyorlardı.

Fakat toprağın üstünde koşan, onun üstünde beş on para kazanmak kaygısı ile dönüp dolaşan insanlar ne tuhaf mahluklardı. Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı. Bu mektebe giden ufak çocuklar, denizin karşısında mektebi unutup bir gün, bir gece düşünceli kalamazdı. Dersler deniz kadar güzel; deniz kadar öğrenci miydi acaba?

Trifon denize girmeyenlerle arkadaşlık bile etmek istemezdi. Trifon denizi görmediği zaman, elinde keser, mütemadiyen küçük yelkenliler, garip kayıklar yapardı. O, her gün bir gemi yapar, her gün bir gemiyi söker, bir yenisine başlardı. Adanın sahilinden gelip geçen vapurlara bakar, acaba başka denizler de bu öne serilen gibi midir diye düşünürdü?

Onun bir gemisi olsaydı, kocaman bir gemisi olsaydı, vinçli bir gemisi olsaydı. Hiçbir şehirde üç saatten fazla kalmadan, büyük şehirlerin gece ışıklarını, dört mil mesafeden son hızla geçip giderken seyretmek... Hiçbir şehirde beş saat kalmadan şehirden şehire, denizlerden denizlere, insanlardan insanlara, yurtlardan yurtlara... [Stelyanos Hrisopulos Gemisi adlı öyküden, s. 19-20]

Kitaptan üç öykü:

Semaver [oku]
Bohça [oku]
Şehri Unutan Adam [oku]

SEMAVER
Sait Faik
Yapı Kredi Yayınları

Tünel



Öykümüzün kahramanı Juan Pablo Castel’in trende yolculuk yaparken aklına gelen “aptal fikir” zaman zaman benim de aklıma gelir. Demek ki sadece benim aklıma gelmiyormuş diye gülümsedim romanı okurken:

Tren Buenos Aires'e doğru yol alırken pencereden dışarıyı izliyordum. Bir çiftlik evinin yanından geçtik; sundurmada duran bir kadın trene bakıyordu. Aklıma aptal bir fikir geldi: “Bu kadını yaşamımda ilk kez görüyorum ve bir daha görmeyeceğim.” Düşüncem bilinmedik bir ırmağın sularında yüzen bir mantara benziyordu. Bir süre sundurmadaki kadının çevresinde yüzdü. Bu kadının benim için ne önemi vardı ki? Ama bu anın yaşamımda bir kereye mahsus var olduğunu ve bir daha tekrarlanmayacağını düşünmeden edemiyordum; benim açımdan bakıldığında o kadın tıpkı ölmüş gibiydi. Birisi içeriden çağırmış olsaydı ya da tren azıcık gecikmiş olsaydı o kadın yaşamımda hiç yer almayacaktı. (s.110)

Martin Casariego’nun Tünel için yazdığı öndeyiş [oku]
Rasim Özdenören’in Aşk ve Delik yazısı [oku]
M. Salih Polat'ın Tünel için yazdığı kitap eleştirisi [oku]

Tünel’in ilk üç bölümü [oku]

TÜNEL
Ernesto Sabato
Türkçesi: Pınar Savaş
Ayrıntı Yayınları

Acı Çikolata


Rivayet olunur ki: Hızır aleyhisselam Allah Dostlarından birinin evini ziyarete gider ve bu ziyareti esnasında kendisine yemek ikram edilir. Hızır aleyhisselam yemeği yemekten kaçınınca Allah Dostu yemeğin helal lokmalardan mürekkep olduğunu söyler. Hızır aleyhisselam da yemeğin helal olduğunu bildiğini fakat yemeğin öfke ve gafletle pişirildiğini ve bu yüzden yemeğe yanaşmadığını, söyler.

* * *

Annemden pasta, börek ve yemek tarifi aldıkları halde annem gibi güzel yapamadıklarını söyleyen teyzelere “Bizim hanımın elinin kiri”, der babam, “kaliteli de ondan” (Yani, bu kibar ve esprili bir şekilde: Bizim hanım yaptığı yemeklere ilgi ve muhabbetini katıyor, manasına geliyordu)

Demek ki bir yemek hangi “hâl” üzere pişiriliyorsa “o hâl” üzere bir lezzet alıyor. Ayrıca insanın hal, hareket ve davranışlarında da “o hâl” üzere etki bırakıyor.

Acı Çikolata da bu bağlamda bir kitap. Ana konusunun yanında, yemek pişirirkenki ruh halinin o yemeği yiyen insanlardaki nasıl etki bıraktığına dair örnekler dolu. Laura Esquivel’in sade ve akıcı dilinden..

Kitabın girişinden birkaç sayfa [oku]

ACI ÇİKOLATA
Laura Esquivel
Türkçesi: Mükerrem Akdeniz
Can Yayınları

Suskunlar

Hayat denilen şu kısacık yolculukta, ama canlı ama cansız, ama güzel ama çirkin, ama dost ama düşman, kendilerine refakat eden her şeyi sevip koruyan bu ehl-i insaf dervişler, fırlatıldığında bir insanın kafasını dağıtacak bir taşı bile incitmek istemezlerdi. Çünkü biiznillah dile gelse, sonsuz bir masalı anlatacak o taş, Allah'ın sırdaşı, dolayısıyla kendilerinin can dostu idi. Kâinâtın âhengini bozmaktan, yaratılan her şeye zarar ve zevâl vermekten çekinen bu efendilerin zikir çektikleri mekan o kadar ferah ve dingindi ki, zincire vurulmuş en saldırgan deliler ve zincirlerinden boşanmış en amansız fırtınalar bile, böylesi bir yerde huzur bulurdu. [s. 121]

'Göz'ün vazifesi sadece 'görmek' değil, Hakikat'i görmektir. Hakikat'i gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez. Çünkü o artık, başka bir vazifeyle mükellef değildir ve başka bir gayesi de yoktur. [s. 165]

* * *

Suskunlar gerçekten de bir cümle ya da paragrafla anlatılabilecek bir kitap değil. Alıntılanmaya değer olan aslında kitabın bir bütünü... Kitapta ilk dikkati çeken, kitaptaki simgelemeler... Hatta bir simgelemler bütünü desek yeridir, kitap için. Amat'taki kadar olmasa da yine masalımsı bir anlatıma da sahip. Belirli bir eksen üzerinde ilerlediği için de (Mevlevîlik...), Amat'tan daha da çok dikkât çekecektir, kanımca.. Kitabın felsefî dili ve neredeyse bütün cümlelerde gözüken ironik yaklaşım, onu daha da değerli kılıyor. Benim en çok da Eflâtun karakteri dikkatimi celb etti. Çıkmış olduğu yolculukta, Galata Mevlevihânesi'nden kendisini yapılan “Gel” çağrısına uyup Konstantiniye sokaklarını arşınlarken karşılaştığı kişilere “beni siz mi çağırdınız, bir ihtiyacınız mı var?” gibisinden sözler sarf etmesine karşın, o eşhâsın “defol, git!” nevinden cümlelerle kendisine mukabele etmelerini, Mevlevi dergâhına vardığında “..beni siz mi çağırdınız? Bana siz mi “Gel” dediniz?” diye soran Eflâtun'u “Biz insanlara “Gel” diyenleriz. Doğru yere geldin.” diye karşılayan Mevlevî şeyhi, faraza, çarpıcı bir şekilde şöyle dillendiriyor:

Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim “Gel” dememiz değil, ayrıca onların sana git demeleri. Hiç kimseye kötüdür deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.” (sf. 122)

Oldukça uzun süren, 40(!) sayfalık arayışından sonra Mevlevî dergâhına varmasıyla da, tasavvuftaki “yol” olgusu çok iyi irdelenip simgelenmiş. Eflâtun'un o ilâhi besteyi işitip, hakikati bulunca sağır ve dilsiz olması da elbette ki işin hakikat yanı..

Kitabın girişindeki, Mevlâna Hazretleri'nin “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür” sözüne konu olan bir başka kişi de Kâhin... Kâhin de Eflâtun gibi “susuyor” kitabın sonunda. O da hakikati anlayanlardan artık. Ne var ki Anar, Mevlâna Hazretlerinin bu sözünü pekiştirmek için, bu iki karakterden birini âmâ diğerini de, sağır ve dilsiz yapıyor... Eflâtun dilsiz ve sağır iken, Kahin bir diğer gözünü de kaybederek kör oluyor.. Bu noktainazardan bakılınca, bir bakıma “kulak eğer gerçeği duyarsa gözdür” lafzı, “göz, eğer gerçeği görürse, kulaktır da...” demeye de gelmiş oluyor..

Ne var ki Mevlâ Hazretlerinin bir sözü ile başlayan kitap, aslında yine onun bir sözü ile bitmiş, üzeri örtük de olsa... Çünkü Mesnevî'nin ilk on sekiz beyti de bildiğimiz üzere “sözün kısa kesilmesi gerektiği” ile bitmekte idi. Anar da, bu bağlamda, “belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu...” diye bitirmiş, Suskunlar’ı... Elbette ki böylesi enfes bir kitap, en iyi bu şekilde bitebilirdi. Ne kadar ve ne söylense az kalır gibime geliyor Suskunlar için...

Fatih ÇODUR

Suskunların Simge(me)sel Dünyası - Cemal ŞAKAR [oku]
Ayşegül GENÇ'in yazısı [oku]

SUSKUNLAR
İhsan Oktay Anar
İletişim Yayınları

Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi


Arka Kapaktan:

'Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi', Time'ın 'Beckett'den beri çağdaş yazının en büyük adı' diye nitelendirdiği Handke'nin en önemli yapıtlarından biridir. Bir tek sözcükle tanımlamak gerekirse, dille dünya arasındaki 'boş'luğun romanıdır. Metin, Batı toplumlarında yaşayan 'uygar' insanların ilişkisinin yarattığı 'boş'luğun 'özgürleştirici' ve 'öldürücü' boyutları üzerine kuruludur. Romanı edebiyat estetiği açısından farklı kılan yan, Handke'nin dile olağanüstü bir önem vererek 'boş'luğun üslubunu yaratmış olmasıdır

Kitabın son sayfalarından:

Ayağa kalktı, gitti. Dönüp geldiğinde, asıl maç başlamıştı bile. Sıralar doluydu, o da sahayı dolaşıp kalenin arkasına geçti. Çok yakında durmak istemiyordu, caddeye doğru yürüyüp sete çıktı. Cadde boyunca, köşe gönderine kadar ilerledi. Ceketinden bir düğme kopup caddeye fırlamış gibi geldi. Düğmeyi yerden alıp cebine soktu.

Yanında duran biriyle konuşmaya başladı. Bloch hangi takımların oynamakta olduğunu ve kümedeki sıralarını sordu. Karşıdan böyle kuvvetli bir rüzgar eserken bu kadar yüksekten atmamalıydılar topu.

Yanındaki adamın ayakkabılarında tokalar olduğunu farketti. "Ben de bilmiyorum", diye cevap verdi adam. "Ben pazarlamacıyım, birkaç günlüğüne buralara geldim."

"Oyuncular çok fazla bağırıyor", dedi Bloch. "İyi bir oyun çıt çıkmadan oynanır ."

"E, onlara saha kenarından seslenip ne yapacaklarını söyleyen bir antrenör yok ki", diye cevap verdi pazarlamacı. Bloch sanki birbirleriyle üçüncü biri dinlesin diye konuşuyorlarmış izlenimine kapıldı.

"Bu küçük sahada paslaşırken insanın çok hızlı karar vermesi gerekir", dedi.

Bloch bir şaklama duydu, sanki top kale direğine çarpmış gibi. Bir keresinde bütün oyuncuları yalın ayak olan bir takıma karşı oynadığını anlattı; topa her vuruşlarında çıkan şaklama iliklerine işliyordu.

"Stadyumda bir keresinde bir oyuncunun bacağını kırdığını gördüm", dedi pazarlamacı "çatırtı açık tribünlerin ta tepesinden duyuldu."

Bloch yanında başka seyircilerin de birbirleriyle konuştuğunu gördü. Konuşmakta olanı değil, dinleyeni izliyordu. Pazarlamacıya hiç, bir atak yapılırken forvetleri değil, forvetlerin topla birlikte yöneldikleri kalenin kalecisini gözleyip gözlemediğini sordu.

"Forvetlerden ve toptan gözünü ayırıp kaleciyi seyretmek çok zordur", dedi Bloch. "İnsanın kendini toptan koparması gerekir, tamamen gayri tabii bir şeydir bu." Top yerine kaleciye bakmalı, elleri kalçalarında öne koşuşunu, arkaya koşuşunu, bir sola, bir sağa eğil ip ileriye bakışını, beklere bağırışını görmeli. "Genelde, ancak top kaleye atılırken farkına varır insan kalecinin."

Beraberce yan çizgi boyunca yürüdüler. Bloch, bir yan hakemi koşarak yanlarından geçiyormuş gibi bir soluma duydu. "Gülünç bir manzaradır, kaleciyi, top falan olmadan, ama topu beklerken koşuşur görmek", dedi.

O kadar uzun zaman bakamayacağını söyledi pazarlamacı, ister istemez gene forvetlere dönerdi bakışları hemen. Gözlerini kaleciye dikince sanki şaşı bakmadan edemezmiş gibi oluyordu insan. Sanki birinin bir kapıya doğru yürüdüğünü görüp adama değil de, kapının koluna bakmak gibi bir şeydi. Başı ağrırdı insanın, soluk alıp verişi bozulurdu.

"Alışıyor insan", dedi Bloch, "ama gülünç birşey."

Penaltı verildi. Bütün seyirciler kalenin arkasına koştu.

"Kaleci ötekinin hangi köşeye atacağını düşünüyor", dedi Bloch. "Vuruşu yapanı tanıyorsa, genelde hangi köşeyi seçtiğini bilir. Ama şu da mümkün: penaltıyı atan, kalecinin bunu düşüneceğini hesaba katar. O zaman kaleci de, topun bugün tutup öbür köşeye geleceğini düşünür. Ama ya penaltıcı hala kalecinin ne düşündüğünü izliyorsa ve topu her zamanki köşeye atacak olursa? Bu hep böyle sürer, gider."

Bloch teker teker bütün oyuncuların ceza sahasından çıktıklarını gördü. Penaltıyı atacak oyuncu topunu yerleştirdi. Sonra o da geri geri ceza sahasından çekildi.

"Atışı yapan koşmaya başlayınca, daha top havalanmadan hemen önce, kaleci ona duruşuyla, atlayacağı yönü ister istemez belli eder, öteki de rahatça topu öbür yöne vurabilir", dedi Bloch. "Kaleci için, kilitli bir kapıyı saman çöpüyle açmak gibi bir şeydir bu."

Karşı takımın oyuncusu birden koştu. Sarı bir eşofman giymiş olan kaleci hiç kıpırdamadan durdu, öteki de topu kalecinin avuçlarına gönderdi. (s.94–96)

Kitabın girişinden birkaç sayfa [oku]

KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ
Peter Handke
Türkçesi: Tevfik Turan
Ayrıntı Yayınları

Brooklyn Çılgınlıkları



Kafka'nın ölmeden önceki son yılı; Polanya'daki tutucu Yahudi ailesinden kaçıp Berlin'e yerleşir, Dora Diamant adında on dokuz-yirmi yaşlarında bir kıza âşık olur. Kız, Kafka'nın yarı yaşındadır; ama ona yıllardır yapmak isteyip de yapamadığı şeyi, Prag'dan ayrılma cesaretini bu kız verir ve Kafka'nın birlikte yaşadığı ilk ve tek kadın olur. Kafka 1923 sonbaharında Berlin'e gelir ve ertesi ilkbaharda da ölür; ama bu son aylar muhtemelen yaşamındaki en mutlu aylardır. Giderek bozulan sağlığına rağmen. Yiyecek kıtlığı, siyasal ayaklanmalar, Alman tarihinin gördüğü en ağır enflasyon gibi Berlin'deki sosyal durumlara rağmen. Bu dünyada fazla zamanı kalmadığını kesinlikle bilmesine rağmen.

Kafka her ikindi vakti parkta gezintiye çıkar. Hemen her seferinde Dora da onunla gider. Bir gün, hıçkıra hıçkıra ağlayan küçük bir kızla karşılaşırlar. Kafka kıza ne olduğunu sorar. Çocuk bebeğini kaybettiğini söyler. Kafka, olup biteni açıklamak için hemen bir hikâye uydurur. 'Bebeğin seyahate çıktı,' der. Kız, 'Nerden biliyorsun?' diye sorar. Kafka, 'Çünkü bana mektup yazdı,' deyince kız kuşkulanır. 'Mektup yanında mı?' der. Kafka, 'Ne yazık ki hayır, yanlışlıkla evde bırakmışım, ama yarın getiririm,' diye cevabı yapıştırır. Konuşması öylesine inandırıcıdır ki, kız ne düşüneceğini bilemez. Bu gizemli yabancı doğru söylüyor olabilir mi?

Kafka mektubu yazmak için hemen eve gider. Masanın başına geçer; Dora onu seyrederken, mektubu tıpkı kendi yapıtlarını yazdığı zamanki ciddiyet ve gerginlikle yazdığını görür. Kafka, küçük bir kızı kandırmak üzere yazmamaktadır. Bu, gerçekten yazınsal bir çabadır ve Kafka da onu doğru yapmaya kararlıdır. Güzel ve inandırıcı bir yalan uydurabilirse, çocuğun kaybettiği bebeğin yerini bir başka gerçekle doldurabilecektir; belki uydurma bir gerçek, ama edebiyat yasalarına göre geçerli ve inandırıcı bir gerçek.

Kafka ertesi gün mektubu alıp parka koşar. Küçük kız onu beklemektedir; çocuk henüz okumayı sökemediğinden Kafka mektubu yüksek sesle okur. Taş bebek gittiği için üzgünmüş; ama hep aynı insanlarla yaşamaktan bıkmış. Dünyayı görmek, yeni arkadaşlar edinmek istiyormuş. Küçük kızı sevmediğinden değil, ama çevresini değiştirmek istediği için gitmiş, bu yüzden bir süre ayrı kalacaklarmış. Ama kıza her gün mektup yazıp neler yaptığını anlatacağına da söz veriyormuş.

İşte bu noktada hikâye yüreğimi sızlatmaya başlıyor. Kafka'nın ilk mektubu yazmak zahmetine girmesi bile yeterince şaşırtıcıyken, bir de kalkıyor, günün birinde parkta karşılaştığı, hiç tanımadığı bir kız çocuğunu avutmak için her gün mektup yazmaya girişiyor. Böyle bir şeyi kim yapar? Kafka, üç hafta mektup yazmayı sürdürmüş. Tam üç hafta. Gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan biri, kayıp bir taş bebekten gelen uydurma mektuplar için zamanını, hem de çok azaldığı için çok daha değerli olan zamanını feda ediyor. Dora, Kafka'nın her cümleyi en ufak ayrıntısına kadar özenle yazdığını, yazdıklarının kusursuz, komik ve inandırıcı olduğunu söylüyor. Bir başka deyişle, özgün Kafka edebiyatı. Kafka üç hafta boyunca her gün parka gidip kıza mektup okur. Taş bebek büyür, okula gider, yeni insanlarla tanışır. Küçük kızı ne kadar çok sevdiğini her mektupta yineler, ama birtakım sorunların eve dönmesini engellediğini yazar. Kafka, taş bebeğin küçük kızın hayatından tamamen çıkacağı ana yavaş yavaş hazırlar çocuğu. İnandırıcı bir son bulmaya çalışır, bunu başaramazsa büyünün bozulacağından korkar. Birkaç olasılık üzerinde kafa yorduktan sonra, sonunda bebeği evlendirmeye karar verir. Bebeğin âşık olduğu delikanlıyı tarif eder, nişanı, köy düğününü, hatta bebekle kocasının oturdukları evi bile uzun uzun anlatır. Ve mektubun son satırında, bebek eski ve sevgili arkadaşına veda eder.

Tabii o noktaya gelindiğinde, kız artık bebeğini özlemekten, onu aramaktan vazgeçmiştir. Kafka, bebeğin yerine başka bir şey vermiştir çocuğa ve o üç hafta içinde mektuplar kızın üzüntüsünü gidermiştir. Kızın bir hikâyesi vardır artık ve insan bir hikâyenin içinde, bir hayal dünyasında yaşayabilecek kadar şanslıysa, gerçek dünyanın acıları sona erer. Çünkü hikâye devam ettiği sürece gerçek yoktur. (s.142–144)

Efnan ATMACA'nın Kırk Altı Dakika Önce başlıklı yazısı [oku]

BROOKLYN ÇILGINLIKLARI
Paul Auster
Türkçesi: Seçkin Selvi
Can Yayınları

Aspern'in Mektupları



Arka Kapak yazısı:

Amerikalı bir edebiyat tarihçisi, yıllar önce ölen, devrinin en ünlü şairlerinden Jeffrey Aspern’in bazı mektuplarının, Venedik’te yaşayan yaşlı bir kadında olabileceğini öğrenir ve mektupların peşine düşer. Bedeli ne olursa olsun onları ele geçirmeye kararlıdır; ancak yaşlı kadının aksiliğini ve yıllardır onunla birlikte yaşayan, dışarıya hiç çıkmayan yeğenini hesaba katmamıştır. Aspern’in Mektupları, sürekli artan gerilimi, son sayfaya kadar çözülmeyen esrarı ve Venedik’in bir karakter olarak hazır bulunduğu renkli fonuyla, Henry James’in en önemli yapıtları arasındadır. Amerikan edebiyatının mihenk taşlarından olan, pek çok yazarı etkileyen, birçok eleştirmeninse edebiyat tarihinin en büyük yazarı saydığı Henry James’in bu kısa romanı, yayımlandığında büyük övgüyle karşılanmış, bizzat yazar tarafından da hep el üstünde tutulmuştur. Aspern’in Mektupları, tiyatro ve operada sahnelenmesi dışında, 1947 yılında sinemaya da uyarlanmıştı.

Kitabın girişinden bir kaç sayfa [oku]

ASPERN'İN MEKTUPLARI
Henry James
Merkez Kitapçılık
Türkçesi: Emre Ağanoğlu

Yaprak Fırtınası



— Birdenbire, kasabanın ortasına çöken bir kasırga gibi, ardında yaprak fırtınasıyla, muz şirketi geldi. Başka kentlerin insan ve eşya hurdasından oluşan yaprak fırtınası canlanıvermişti; her zamankinden daha uzak ve saçma görünen iç savaşın pisliğiydi. Kasırga amansızdı. Döne döne yükselen yoğun kokusu, saklı bir ölüm ve ten salgısının kokusu, bulaştığı her şeyi kirletiyordu. Bir yıldan kısa bir sürede, kendinden önceki kötülüklerin molozlarını bütün kasabaya ekti, kendi yükünü, döküntülerini sokaklara saçtı. Birden bu döküntüler, fırtınanın çılgın, kestirilemeyen hızına uygun olarak toparlandı, biçimlendi ve bu bir ucundan nehir geçen, öteki ucunda mezarlık bulunan dar sokak, başka kentlerin artıklarından doğan, bambaşka, gelişmiş bir kasabaya dönüşene dek sürdü gitti.

İnsanların oluşturduğu yaprak fırtınasına katılıp sert gücüyle sürüklenerek kasabaya dükkanların, hastanelerin, eğlence yerlerinin, elektrik fabrikalarının molozları da geldi, bekar kadın ve erkek döküntüleri ise tek parça yükleriyle, ya bir tahta sandık ya da bir elbise çıkınıyla gelip katırlarını otelin önündeki kazıklara bağladılar ve birkaç aya kalmadan bir ev ve iki karı sahibi oldular; üstelik savaş yüzünden yerleşmekte geç kaldıkları için kendilerine askeri bir unvan verildi.

Kentlerin acı aşklarının artıkları bile geldi bize kasırgayla, küçük tahta evler yaptılar, başlangıçta, yarım bir kulübecik, bir gece için kederli bir yuva oldu; sonra gürültülü, gizli kapaklı sokaklar belirdi, derken kasabanın ortasında vurdumduymaz bir köy çıkıverdi.

Bu tipinin ortasında, bilinmedik yüzler kargaşalığında, cadde boyunca sıralanan tentelerin, sokakta giysilerini değiştiren adamların, güneş şemsiyesini açmış sandıkların üstünde oturan kadınların ve otelin orada aç bırakılıp ölüme terk edilen katırların arasında biz ilk gelenler, son gelenler olduk; yabancıydık, yeni gelenlerdik biz.

Savaştan sonra Macondo'ya geldiğimizde toprağın verimliliğini görüp bir gün er geç yaprak fırtınasının geleceğini düşünmüştük, ama pek güçlü olacağına inanmıyorduk. Bir çığın yaklaştığını duyduğumuz zaman oturup yeni gelenlerin bizi tanımalarını sabırla bekledik. Sonra ilk kez tren sesi duyuldu. Yaprak fırtınası bir dönüş yaptı, karşılamaya çıktık, dönmesiyle birlikte gücünü de yitirdi. Ama birleşip bir bütün oldu ve bozulup çürümenin doğal yollarından geçip toprağın filizlenmesine katıldı.

MACONDO, 1909

Kitaptan bir kaç sayfa [oku]

YAPRAK FIRTINASI
Gabriel Garcia Marquez
Türkçesi: Yaşar Gedikoğlu
Can Yayınları

Yaban Muzu



Giriş

Bir gün, değişik bir yaşam peşinde sertao'ya* daldım.

Yüreğimi, kaygıyla dönüşümü bekleyeceği bir ağaç gölgesinde bıraktım ve yürüdüm. Durmadan yürüdüm.

Güneş yüzümü ve ellerimi yakın. Tozlu, uzun ve sessiz pek çok yol aştım.

Uzaklığın gerçeğinde yitmek için, zaman ve yer denen kavramları unuttum. Uzaklıktan başka şey yoktu...

Korkunç bir yorgunluk bedenime egemen oldu...

O sıra rastladım acımasız adamlara. Çok daha acıklı bir yaşam için çarpan, acılı bir yüreğe sahip adamlara. Başkalarına ve kendilerine acıma nedir bilmeyen adamlara.

Öykülerini gördüm, işittim ve yaşadım. Üzgün döndüm ve kaygıyla beni aynı ağacın gölgesinde bekleyen yüreğimi aradım.

Acımasız adamlar'ın öyküsünü anlatmaya karar verdim. Bu öyküyü ne mürekkeple yazıyorum, ne de kanla. Gezginliklerimin tozunda eriyip giden, acılarımın ve yorgunluklarımın terinden yararlanıyorum yalnızca. Uzaklardaki düşsel cennetlerine doğru uyurgezer yürüyüşleri sırasında, acımasız adamlar'ın kaldırdığı tozda. Hepimizin dönüştüğü tozda.

Her şey toz olduğuna göre.

Kitabımı okuyacakların, kahramanlarımın kaba dilinden ötürü beni bağışlamalarını dilerim. Çoğu kez kaba olan bu dil, yaşamın kendisinden alınmıştır. Onu değiştirmek, örtmecelerle ya da dolaşık anlatımlarla yumuşatmak gerçeğe saygısızlık olurdu.

Yazdığım şey benden değil, yaşamdan geliyor. Ben yalnızca yaşamı kopya ettim. Olmuş şeyleri, yaşamış ya da hala yaşamakta olan insanları bir araya getirdim, herhangi bir kişinin işini karıştırmamak, tatsızlık ya da güçlük yaratmamak için adları değiştirmekle yetindim. Kişiler öylesine gerçek ki, filmlerde alışılmış olan "Kişiler ya da olaylarla her türlü benzerlik salt rastlantıdır" uyarısını bile kullanamam. Çabamı ve iyi niyetimi okurların yargısına bırakıyorum.

Yalan söylediğimi düşünene yalnızca şunu söyleyeceğim: "Garimpo'ya** gidin, görün, geri dönün ve anlatın."

* Sertao: Brezilya içlerinde kıraç ve ekime elverişsiz bölge.
** Garimpo: Elmas madeni ve yakınındaki köy.

YABAN MUZU
Jose Mauro de Vasconcelos
Türkçesi: Aydın Emeç
Can Yayınları

Çavdar Tarlasında Çocuklar


Son zamanlarda okuduğum en iyi kitap.

Sürücü uyanık herifin tekiydi. “Buradan dönemem, ahbap. Burası tek yönlü bir yol. Doksanıncı Sokağın sonuna kadar gitmek zorundayım.”

Tartışmaya girmek istemiyordum. “Tamam” dedim. Sonra birdenbire aklıma bir şey geldi. “Hey, bakar mısınız?” dedim. “Güney Central Park’ın hemen yanındaki o gölde bulunan ördekleri biliyor musunuz? O küçük göldeki hani. Acaba, göl donduğunda, o ördekler nereye gidiyorlar, biliyor musunuz? Haberiniz var mı, acaba?” Ama anladım ki, ancak milyonda bir olasılıkla haberi olabilirdi.

Döndü, bana manyakmışım gibi bir baktı.

“Sen n’apıyosun ahbap, ha? Benimle kafa mı buluyorsun?”

“Hayır; yalnızca merak ettim, hepsi bu kadar.” [s.63]

"Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey." [s. 164-165]

Kitabın Birinci Bölümü [oku]
Sevin Okyay'ın Hâlâ Salinger'ın Peşinde yazısı [oku]

ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR
Jerome David Salinger
Türkçesi: Coşkun Yerli
Yapı Kredi Yayınları

Sarnıç


Kitaptan iki güzel hikaye:

Kim Kime [oku]
Sarnıç [oku]

Ve altı çizili satırlar:

Önümüzde hayat... Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki her zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanmıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. (Sarnıç adlı hikayeden, s.11)

Bu çok yakın mazide tokları açlar doyurdu ve açlar öldüler (Beyaz Altın adlı hikayeden, s.25)

Avlusunun otları taze kesilmiş, minareleri çimenlerin üzerine akmış, kubbeleri yakın çarşılara dökülmüş, sessizlik ve esrar dolu İstanbul camilerinden bir tanesinin avlusunda idik. Bir öğleüstü idi. Fırsat buldukça, canım sıkıldıkça, kafamın içine bir başka benlik sokuldukça insanları sevmek için; bir uzlet içinden, bir yoksuzluk ve kimsesizlik içinden, bir varlığın ve kimsenin karışıkılığını daha iyi duyabilmek için daima melankolik köşeler arardım. O zaman kumruların gezindiği cami sundurmalarında düşünür; İstanbul'a, bu köprülerin ve sefillerin ve vapurların birbirini düşündüğü, birbirini çağırdığı İstanbul'a bakar kalırdım. (Bir Karpuz Sergisi adlı hikayeden, s.34)

İnsanları sevmek, hayatı sevmek ne iyi şey... Ancak insanları sevebiliriz. Bir tek insan bütün insanları nasıl sevebilir. İki türlü: Biri; çok büyük bir adam olarak. Böylesi ne iyi! Fakat kim bilir bu işin ne eziyetleri vardır: Ne işkencelerle büyük adam olunabilir. Bir de avantürye olarak insanları sevmek vardır. Bu daha çok insanları değil, hayatı sevmek demektir. Avantürye ile büyük adam arasındaki fark da birinin insanlar, diğerinin hayat üzerindeki bilgi ve sevgileridir. Don Kişot'la Cervantes arasındaki farkı anlıyorum. (Ormanda Uyku adlı hikayeden, s.61)

Lamba yandığı zaman, demin kahvenin ortasında mavi, kırmızı, yeşil mikalarından tatlı ışıklar çıkaran acayip ve güzel şey bütün masallığını karanlığa bırakmış, sahicileşmişti. Halbuki kış geceleri delikanlılar sahici şeylerden hoşlanmazlardı. Onlara, yalan, hulya, rüya, masal lazımdı. İhtiyarları gücendirmemek için ses çıkarmadılar. (Gaz Sobası adlı hikayeden s.76)

Yine Recep birden hatırladı. Bir gece Bursa'da kaldığı zaman onu Bursalı kahveciler sinemaya götürmüşlerdi. Bu da bir nevi Karagöz'dü. Recep boyuna sinemanın makinesinden perdeye kadar gelen ışığa bakmıştı. Perdede insanlar, hayvanlar, dağlar, sular, her şey gördü. İnsanlar öpüşüyorlardı. Güzel adamlar, şık kadınlar vardı. Recep bu işe şaşmamıştı. Olurdu. Yalnız birden bire sinemada kar yağmış, insanların yakalarına dolmuştu. İşte o zaman Recep şaşıvermişti. Her şey mümkündü. Ama kar, Allah'ın karı nasıl yağardı? Bunu aklı almamış, köye döndüğü zaman bütün kış şehir görmemişlere temmuz ortasında kar yağdığını anlatmıştı. (Gaz Sobası adlı hikayeden s.79)

SARNIÇ
Sait Faik Abasıyanık
Yapı Kredi Yayınları

Kitabu't-Tecelliyat

Muhyiddin Arabî Hazretlerinin eserleri, özellikle Kitabu't-Tecelliyat ve Kitabul'l Yakin kitapları sıradan kitaplar değildir. Tam kendisine ve ününe layıktır. Daha önce hiç basılmayan bu eser insanın istifade edebileceği, düşünce ufkunu açacak, derin bilgilere ulaştıracak konular içermektedir. Bunun da kitabın her sahifesinde görmek mümkündür. Bu tecelliler ve yakin kitapları matbuu değil el yazmasıdır. Tercümesi aslına uygun olarak yapılmıştır. Dikkatlice okunursa ufkunuzu açacak, sizleri maddenin zulmünden, nefis tuzaklarından kurtaracaktır. (Arka kapak)


Hakk senden kalbini istedi, sana senin tamamını verdi. Sen de onu (kalbini) temizle. Huzurunda olduğunu, seni murakabe ettiğini bilerek ve korkarak ulula. Nitekim “Gündüz vakti senin için uygun bir meşguliyet vardır” (73 Müzemmil, 7) ayetiyle buna işaret edilmiştir. Sana yirmi dört saat vermiş, bundan farzların vaktini kendine tahsis etmiştir ki, bu da topu topu yarım saat eder.

Sana diyor ki: Bütün vakitlerinde mübah ve dünya işleriyle uğraş, Bana da bu kadar (yarım saat) ayır. İbadet saatlerini beşe böldüm ki sana uzun (ağır) gelmesin.

Ey kardeşim, sen nasıl bir kul olduğuna iyi bak! Şu büyük lütfa bak; eğer mesel ters olsa idi (23 buçuk saat ibadet, yarım saat dinlenme) ne yapardın?

Mükellefiyetteki bu lütufla birlikte, emrine muhalefet ettiğin takdirde sana süre de tanınmıştır. Sana süre vermiş, seni davet etmiş, O’nu azıcık hatırlamana, bir an olsun O’nunla olmana kanaat etmiş, razı olmuştur.

Ey miskin, bunu sana O’ndan başka kim yapar? Böyle âl-i cenap Rabbine, böyle büyük lütfun ve güzel işin sahibine karşı gelmekle onunla savaşıyorsun; utanmıyorsun! Sana süre tanımasına aldanma. Zira “O’nun yakalaması çok şiddetlidir” (88 Buruc, 12), “Rabbinin, haksızlık eden memleketleri yakaladığında, yakalayışı işte böyledir” (11 Hud, 22)

Seninse nefsinden başka verecek fidyen yoktur. Senden bunu alırsa, kim okur, kim öğüt alır. Bedbaht odur ki nefsine vaaz eder, bundan etkilenmez. Allah kime nefsiyle vaaz etmişse sonunda ona başkasıyla kendi kelamıyla vaaz etmiştir. Artık nasıl kul olacağına bak. Adamlarla yarış hattında (parkurunda) yarış.

Emr-i ilahiye muhalefet edip de iyi karşılık gören, iyi yerlere gelen ve hoş manzaralar seyreden seni aldatmasın. Bütün bunlar o kimse için tuzaktır, bilmediği yerden istidractır (iddiacıya azar azar mehil vererek Allah’ın korkunç azabına yaklaştırması).

Kendini sana örnek gösteren bu tip birine de ki:

Duman çekilince görürsün;
Bineğin at mıdır, eşek midir? (s. 76–78)

İbn Arabî, Kitabu't-Tecelliyat ve Kitabul'l Yakin, Çev: Doç. Dr. Abdülvehhab Öztürk, Sultan Yayınevi

Görmek ve Fark Etmek


Alain de Botton sanat, felsefe ve edebiyatı çok güzel harmanlayıp sade ve akıcı bir dille okuyucusuyla buluşturuyor. Acizane tavsiye ederim..

Ve kitaptan iki kısa deneme:

Yazmak (ve Alabalıklar) [oku]
Yalnız Erkekler [oku]

GÖRMEK VE FARK ETMEK
Alain de Botton
Türkçesi: Ayşe Ece – Ahu Sıla Bayer – Ahu Antmen
Sel Yayıncılık


Hayat Nedir?

Hayat Nedir, Yusuf-i Hemedani'nin yazmış olduğu risalelerin yer aldığı 101 sayfalık bir kitap. Kitabın içinde Abdülhalik Gücdüvani tarafından yazılan ve Yusuf-i Hemedani’nin hayatını anlatan Makamat-ı Yusuf Hemedani isimli risale de yer alıyor.


İmam Yusuf-i Hemedani’ye (r.h) sordular: Bugünler geçerse ve bu taife yüzlerine perde çekip göçerse selamette kalmak için ne yapayalım? Dedi ki: Onların sözlerinden hergün sekiz varak (16 sayfa) okuyunuz! (s. 14)

Zahirinizi dağınıklıktan kurtarın. Zahiri dağınık olanın batını ve gönlü daha da dağınık olur. (s. 45)

Allah Teala seni, sevdiği ve razı olduğu şeylerde muvaffak kılsın, “Canlı kimdir ve hayat nedir?” diye sordun.

Cevap: Allah muvaffak etsin! Bilesin ki, basiret ve yakîn ehline göre “canlı” avunup teselli olan kişidir. “Hayat” da avunmak ve teselli olmaktır. Yedi kat gök ve yerin mahlukatı, teselli ve huzur bulma konusunun özünde hem-fikirdirler. Ancak teselli olma makam ve huzur bulma yerleri farklı farklıdır. Herkesin kendi makam ve durumuna göre bir teselli yeri vardır. İnsan onun varlığı ile huzur bulur, rahatlar ve sakinleşir. Onu kaybettiği zaman muzdarip ve huzursuz olur. Onunla rahatlayıp gönlü sıkıntıdan kurtulduğu için Hak yolunun yolcuları olan Peygamberler şöyle demişlerdir: “Falan kişi, falan şeyle canlıdır, onunla yaşamaktadır.” Bu, canlıyı ve hayatı tanımada genel bir kaidedir.

Ama canlı ile hayatı, tafsilatıyla ve sufi taifesinin tarifi üzere tanımak istersen bilesin ki, dünya süsleri ile teselli olup avunan kişinin mutluluğu, bu aldanış sarayı olan dünyanın malını toplamak, biriktirmek, almak ve vermektir. O kişi dünya ile yaşamaktadır, dünya ile canlıdır. Bu durum, Ademoğlunun hayat derecesi ve konumunun en değersiz, en aşağı seviyesidir. Çünkü dünya metaı ile huzur bulup avunma konusunda tüm hayvanlar, böcekler, vahşi ve ehli hayvanlar, kuş ve balıklar ortaktırlar. Onlar, bu aldanış sarayının lezzetleri ile yaşarlar. Bu yüzden alemi yaratan Hak Teala, niyeti ve ilgisi dünya hazları olan insanlarla hayvanları aynı kefeye koyup şöyle buyurmuştur: “Bırak onları, yesinler, zevk alsınlar; ümit onları avundursun; ileride öğrenecekler.” (Hicr 15/3) Yine şöyle buyurmuştur: “Hayvanların yediği gibi yerler ve varacakları yer ateştir.” (Muhammed 47/12)

Akıl, idrak ve emaneti yüklenmek suretiyle muazzam ve şerefli olarak yaratılmış olan insanın, teselli noktasında kendi emrine amade olan hayvanlar, yırtıcı kuşlar ve böceklerle aynı konumda olması ne utanılacak birşeydir! Böyle bir insan, hayvanların teselli mekanında alçalır ve avunur. Hayvanların yeme, içme, eş edinme, barınma ve giyinme ile mutlu olup avundukları gibi, bu insan da bu tür şeylerle teselli olur. Kendi hakiki konumunu ve derecesini düşünmez: “And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık.” (İsra 17/70)

(s. 53-54)

Kalp ile zikir, ağaç ile su gibidir. Kalp ile tefekkür de ağaç ile meyve gibidir. Ağaca su vermeden yeşermesini beklemek, yaprak ve çiçek çıkarmasını beklemeden ondan meyve istemek hata olur. (s. 71)

HAYAT NEDİR?
Hâce Yusuf-i Hemedânî
Türkçesi: Necdet Tosun
İnsan Yayınları

Kayığım Rosinha



Rosinhanın yakarışı:

Ulu Tanrım!

Her şey için sana teşekkür ederim!

Güzelim bir pazartesi günü beni dünyaya getirdiğin için sana teşekkür ederim!

Kızılderililerin beni bulmalarını sağladığın için sana teşekkür ederim.

Kızılderililer beni güzel bir kayık yaptıkları için sana teşekkür ederim.

Yaşadığım ve bir daha göremeyeceğim bütün güzel geceler ve güneş batışları için sana teşekkür ederim.

Nehrin büyük rüzgârlarına direnmemi sağladığın için sana teşekkür ederim.

Nehrimin, yeryüzünün en güzel nehri Araguaia olmasını sağladığın için sana teşekkür ederim!

Bana iki sahip verdiğin için sana teşekkür ederim: Bütün gücümle hizmet ettiğim Surumare ve tüm aşkımla sevdiğim Ze Oroco!

En üzgün anlarıma katlanmamı sağlayan sabırdan ötürü sana teşekkür ederim!

Her şey için teşekkür ederim. Bir de: her zaman dilediğim gibi, hep sevdiğim birinin yanında ölmeme izin verdiğin için.

Teşekkür ederim, Tanrım, çünkü her şeye rağmen hayat güzel!

[s.224]

KAYIĞIM ROSİNHA
Jose Mauro De Vasconcelos
Türkçesi: Aydın Emeç
Can Yayınları

Anlatmak İçin Yaşamak



Anlatmak İçin Yaşamak, ünlü romancı Gabriel Garcia Marquez'in anılarını anlattığı roman tadında bir kitap.


"Lisedeki en iyi şeyse, uyumadan önce yüksek sesle yapılan okumalardı. Bu okumaları ilk kez Carlos Julio Calderon, beşinci sınıfların ertesi günün ilk dersinde yapılacak sınav için çalışmaları gereken Mark Twain’i okuyarak başlattı. Kitabı okuyacak zamanı olmayan öğrencilerin not almaları için, ilk dört bölümü karton bölmesinden yüksek sesle okudu. İlgi öylesine büyüktü ki, uyumadan önce yüksek sesle kitap okumak bir alışkanlık haline geldi. Başta kolay olmadı, kuşkucu bir öğretmen okunacak kitapları kendisinin seçmesi ya da seçilenleri reddetmesi ölçütünü getirmeye kalkıştıysa da, bir isyan tehlikesinden korkulduğu için bu iş büyük sınıf öğrencilerine teslim edildi.

Önceleri yarım saatle başladık. Nöbetçi öğretmen genel yatakhanenin girişindeki iyi aydınlatılmış kulübeciğinden okur, bizler de yarı şaka yarı ciddi ama hep yerli yerine oturan horlamalarla onun sözünü keserdik. Daha sonra bu okumalar öykünün ilginçliğine göre bir saate çıktı, öğretmenlerin yerini her hafta değişen öğrenciler aldı. Bu keyifli zamanlar herkesin hoşuna giden Nostradamus ve Demir Maskeli Adam öyküleriyle başladı. Benim bugün bile kendime açıklayamadığımsa, Thomas Mann’ın Büyülü Dağ adlı romanının şaşırtıcı başarısıdır; tüm gece Hans Castorp ve Clavdia Chauchat'nın bir öpücüğünü bekleyerek gözümüzü kırpmadan geçirmememiz için müdürün araya girmesi gerekmişti. Naphta ve arkadaşı Settembrini arasındaki felsefi atışmanın tek bir sözcüğünü kaçırmamak için tuhaf bir gerilim içinde yataklarımızda bağdaş kurup oturmuştuk. O gece okuma bir saatin üzerine çıkmış, sonunda alkışlarla karşılanmıştı." [s. 227]

ANLATMAK İÇİN YAŞAMAK
Gabriel Garcia Marquez
Türkçesi: Pınar Savaş
Can Yayınları

İbn Arabi

Bu kitap, İbn Arabî'nin Hayatı, Üslubu ve Eserleri, Görüşleri ve İslam Düşüncesinde İbn Arabî’nin Yeri başlıkları altında dört bölümden oluşuyor. Birinci bölümünün sonunda (s.58) Asin Palacios’tan yapılan yersiz alıntı dışında güzel ve doyurucu bir kitap.

Öz ve Kabuk

İbn Arabî, Bayezid Bistami'nin ulemaya hitaben:

"Ey şekilci âlimler siz bilgilerinizi ölülerden aldınız. Biz ise hep hayatta olan ve hiç ölmeyen Hak'tan aldık" dediğini kaydeder.

İbn Arabî sorar: Sen bu ilmini kimden aldın?
Cevap: Hocamdan.
Sual: Hocan nerede?
Cevap: Öldü.
Sual: O kimden almıştı?
Cevap: Kendi hocasından.
Sual: Hocası nerede şimdi?
Cevap: Öldü.

İbn Arabî’nin ölünün ölüden aldığı ilim dediği işte bu nitelikteki rivayet ve ananevi ilimdir. Kendi ilmini ise: "Kalbim Rabbimden rivayet etti ki..." ifadesiyle dile getiriyor. Fusus'ta: "Veliler, bilgileri peygambere vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar" derken de bu noktayı anlatıyor. Bir de bu konuda şeyhi olarak bildiği Ebu Medyen'in "Falan filandan rivayet edip dedi ki..." cümlesini sık sık kullananlara hitaben: "Bize bayat et yedirmeyin" dediğini kaydediyor. [s. 106–107]

Keramet

Sülûku eksik ve tasavvufi hayatı kusurlu kişilere de keramet verilebilir. Bu durumda keramet nimet değil mihnet; lütuf değil deneme olur. Allah kendisine keramet verdiği eksik bir nefsi, onu hak etmediği halde hak ettim vehmine kapılacak mı, kapılmayacak mı diye sınar. Nefs eğer onu hak etmediğini bilirse, riyazetine yeni bir hız vererek onu aşma mertebesine ulaşır.

[…]

İbn Arabî keramete tasarruf adını da verir. Ona göre tasarrufta bulunmayan şeyh Ebussuud, tasarrufta bulunan İbn Kâid’den daha üstün idi. “Allah’ı vekil kıl ve bırak o tasarrufta bulunsu” diyor İbn Arabî. Büyük sufiler işi Allah’a havale eder ve tasarrufta bulunmazlar. Ebu Meyden de bu anlamda büyük velilerdendi. [s. 163]

Cemal-i Bâkemâl


İbn Arabî aşk (sevgi) ile güzellik (cemal, hüsn) arasında sıkı bir bağ kurar. Aşk kendi başına ve bağımsız bir değer değildir. Onun temeli güzelliktir. Kusursuz ve en mükemmel güzel (cemal-i bâkemâl) de Allah’tır. İnsan onun için Allah’ı sever. Allah bütün güzellikleriyle âleme tecelli etmiştir. O halde ilahi bir tecelliden ibaret olan âlem bütün olarak da, parçalar halinde de güzeldir. Allah’ın güzelliği hem şekil ve suret halindeki maddi güzelliklerin, hem de ilim, marifet, ahlak (siret) ve kemal tarzındaki manevi güzelliklerin kaynağıdır.

Fakat yine de onun esas güzelliği her çeşit şeklin üstünde ve ötesindedir. Allah en güzel olduğu için sevilir ve sevilerek ibadet edilir. Fakat insan güzeldir, hem Allah onu kendi suretinde yarattığı için, hem halifesi olduğu için hem de: “Biz onu en güzel biçimde yarattık” dediği için hem de ilahi güzelliği en iyi biçimde yansıttığı ve Hakk’ın tecelligahı olduğu için. Bundan dolayı Allah insanı sever, sözü edilen nitelikler en fazla velilerde ve peygamberlerde mevcut olduğu için onları daha çok sever, bu hususlar en mükemmel biçimde Hz. Peygamber’de mevcut olduğu için de en çok onu sever. Bunun için o Allah’ın sevgilisi (habibullah, mahbub-i kibriya)dır.

İnsanın diğer varlıkları sevmesinin sebebi bu varlıkların kendi kabiliyetlerine göre ilahi güzelliğin tecelligahı (mazharı) olmalarıdır. Zahidlerin durmadan kötüledikleri, abidlerin sırtlarını döndükleri bu âlem İbn Arabî’nin gözünde fevkalade güzeldir, güzelliklerle doludur. O halde aşk ve sevgi ile dolu olmalıdır.

İbn Arabî bir sevgi dünyası, bir sevgi dini kurmuş ve: “Benim dinim sevgi dinidir, ben sevgi kıblesine yöneldim” demiştir. Daha önce de var olan bu sevgi anlayışını geliştiren İbn Arabî onun sisteminin özü ve kaynağı, tasavvufun da vazgeçilmez bir temel unsuru haline getirmiştir. Buna rağmen Mevlana ile karşılaştırıldığı zaman İbn Arabî’nin sisteminde sevgiden çok bilgiye (marifet) ağırlık verdiği görülür. [s. 172 – 173]


Süleyman Uludağ, İbn Arabî, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları

Sevdiğim Kitaplar

  • ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR - J.D.Salinger
  • KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ - Peter Handke
  • KORKUYU BEKLERKEN - Oğuz Atay
  • TÜNEL - Ernesto Sabato
  • BROKLYN ÇILGINLIKLARI- Pual Auster
  • ACI ÇİKOLATA - Laura Esquivel
  • ŞEKER PORTAKALI - Jose Mauro de Vasconcelos
  • KIRMIZI PAZARTESİ - Gabriel Garcia Marquez
  • YÜZYILLIK YALNIZLIK - Gabriel Garcia Marquez
  • PİNHAN - Elif Şafak
  • SIR - Mustafa Kutlu
  • UZUN HİKAYE - Mustafa Kutlu
  • YA TAHAMMÜL YA SEFER - Mustafa Kutlu
  • BEYHUDE ÖMRÜM - Mustafa Kutlu
  • PUSLU KITALAR ATLASI - İhsan Oktay Anar
  • AMAT - İhsan Oktay Anar
  • DÖNÜŞÜM - Franz Kafka
  • DAVA - Franz Kafka
  • YABANCI - Albert Camus
  • VEBA - Albert Camus

Tigri & Lew

​Ormanda kimlik kartları, pasaport kontrolleri ve sınırlar yoktur. Bir ağaç bir kuşa “nerelisin?” diye sormaz, sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler. (Tigri & Lew)