Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi


Arka Kapaktan:

'Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi', Time'ın 'Beckett'den beri çağdaş yazının en büyük adı' diye nitelendirdiği Handke'nin en önemli yapıtlarından biridir. Bir tek sözcükle tanımlamak gerekirse, dille dünya arasındaki 'boş'luğun romanıdır. Metin, Batı toplumlarında yaşayan 'uygar' insanların ilişkisinin yarattığı 'boş'luğun 'özgürleştirici' ve 'öldürücü' boyutları üzerine kuruludur. Romanı edebiyat estetiği açısından farklı kılan yan, Handke'nin dile olağanüstü bir önem vererek 'boş'luğun üslubunu yaratmış olmasıdır

Kitabın son sayfalarından:

Ayağa kalktı, gitti. Dönüp geldiğinde, asıl maç başlamıştı bile. Sıralar doluydu, o da sahayı dolaşıp kalenin arkasına geçti. Çok yakında durmak istemiyordu, caddeye doğru yürüyüp sete çıktı. Cadde boyunca, köşe gönderine kadar ilerledi. Ceketinden bir düğme kopup caddeye fırlamış gibi geldi. Düğmeyi yerden alıp cebine soktu.

Yanında duran biriyle konuşmaya başladı. Bloch hangi takımların oynamakta olduğunu ve kümedeki sıralarını sordu. Karşıdan böyle kuvvetli bir rüzgar eserken bu kadar yüksekten atmamalıydılar topu.

Yanındaki adamın ayakkabılarında tokalar olduğunu farketti. "Ben de bilmiyorum", diye cevap verdi adam. "Ben pazarlamacıyım, birkaç günlüğüne buralara geldim."

"Oyuncular çok fazla bağırıyor", dedi Bloch. "İyi bir oyun çıt çıkmadan oynanır ."

"E, onlara saha kenarından seslenip ne yapacaklarını söyleyen bir antrenör yok ki", diye cevap verdi pazarlamacı. Bloch sanki birbirleriyle üçüncü biri dinlesin diye konuşuyorlarmış izlenimine kapıldı.

"Bu küçük sahada paslaşırken insanın çok hızlı karar vermesi gerekir", dedi.

Bloch bir şaklama duydu, sanki top kale direğine çarpmış gibi. Bir keresinde bütün oyuncuları yalın ayak olan bir takıma karşı oynadığını anlattı; topa her vuruşlarında çıkan şaklama iliklerine işliyordu.

"Stadyumda bir keresinde bir oyuncunun bacağını kırdığını gördüm", dedi pazarlamacı "çatırtı açık tribünlerin ta tepesinden duyuldu."

Bloch yanında başka seyircilerin de birbirleriyle konuştuğunu gördü. Konuşmakta olanı değil, dinleyeni izliyordu. Pazarlamacıya hiç, bir atak yapılırken forvetleri değil, forvetlerin topla birlikte yöneldikleri kalenin kalecisini gözleyip gözlemediğini sordu.

"Forvetlerden ve toptan gözünü ayırıp kaleciyi seyretmek çok zordur", dedi Bloch. "İnsanın kendini toptan koparması gerekir, tamamen gayri tabii bir şeydir bu." Top yerine kaleciye bakmalı, elleri kalçalarında öne koşuşunu, arkaya koşuşunu, bir sola, bir sağa eğil ip ileriye bakışını, beklere bağırışını görmeli. "Genelde, ancak top kaleye atılırken farkına varır insan kalecinin."

Beraberce yan çizgi boyunca yürüdüler. Bloch, bir yan hakemi koşarak yanlarından geçiyormuş gibi bir soluma duydu. "Gülünç bir manzaradır, kaleciyi, top falan olmadan, ama topu beklerken koşuşur görmek", dedi.

O kadar uzun zaman bakamayacağını söyledi pazarlamacı, ister istemez gene forvetlere dönerdi bakışları hemen. Gözlerini kaleciye dikince sanki şaşı bakmadan edemezmiş gibi oluyordu insan. Sanki birinin bir kapıya doğru yürüdüğünü görüp adama değil de, kapının koluna bakmak gibi bir şeydi. Başı ağrırdı insanın, soluk alıp verişi bozulurdu.

"Alışıyor insan", dedi Bloch, "ama gülünç birşey."

Penaltı verildi. Bütün seyirciler kalenin arkasına koştu.

"Kaleci ötekinin hangi köşeye atacağını düşünüyor", dedi Bloch. "Vuruşu yapanı tanıyorsa, genelde hangi köşeyi seçtiğini bilir. Ama şu da mümkün: penaltıyı atan, kalecinin bunu düşüneceğini hesaba katar. O zaman kaleci de, topun bugün tutup öbür köşeye geleceğini düşünür. Ama ya penaltıcı hala kalecinin ne düşündüğünü izliyorsa ve topu her zamanki köşeye atacak olursa? Bu hep böyle sürer, gider."

Bloch teker teker bütün oyuncuların ceza sahasından çıktıklarını gördü. Penaltıyı atacak oyuncu topunu yerleştirdi. Sonra o da geri geri ceza sahasından çekildi.

"Atışı yapan koşmaya başlayınca, daha top havalanmadan hemen önce, kaleci ona duruşuyla, atlayacağı yönü ister istemez belli eder, öteki de rahatça topu öbür yöne vurabilir", dedi Bloch. "Kaleci için, kilitli bir kapıyı saman çöpüyle açmak gibi bir şeydir bu."

Karşı takımın oyuncusu birden koştu. Sarı bir eşofman giymiş olan kaleci hiç kıpırdamadan durdu, öteki de topu kalecinin avuçlarına gönderdi. (s.94–96)

Kitabın girişinden birkaç sayfa [oku]

KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ
Peter Handke
Türkçesi: Tevfik Turan
Ayrıntı Yayınları

Brooklyn Çılgınlıkları



Kafka'nın ölmeden önceki son yılı; Polanya'daki tutucu Yahudi ailesinden kaçıp Berlin'e yerleşir, Dora Diamant adında on dokuz-yirmi yaşlarında bir kıza âşık olur. Kız, Kafka'nın yarı yaşındadır; ama ona yıllardır yapmak isteyip de yapamadığı şeyi, Prag'dan ayrılma cesaretini bu kız verir ve Kafka'nın birlikte yaşadığı ilk ve tek kadın olur. Kafka 1923 sonbaharında Berlin'e gelir ve ertesi ilkbaharda da ölür; ama bu son aylar muhtemelen yaşamındaki en mutlu aylardır. Giderek bozulan sağlığına rağmen. Yiyecek kıtlığı, siyasal ayaklanmalar, Alman tarihinin gördüğü en ağır enflasyon gibi Berlin'deki sosyal durumlara rağmen. Bu dünyada fazla zamanı kalmadığını kesinlikle bilmesine rağmen.

Kafka her ikindi vakti parkta gezintiye çıkar. Hemen her seferinde Dora da onunla gider. Bir gün, hıçkıra hıçkıra ağlayan küçük bir kızla karşılaşırlar. Kafka kıza ne olduğunu sorar. Çocuk bebeğini kaybettiğini söyler. Kafka, olup biteni açıklamak için hemen bir hikâye uydurur. 'Bebeğin seyahate çıktı,' der. Kız, 'Nerden biliyorsun?' diye sorar. Kafka, 'Çünkü bana mektup yazdı,' deyince kız kuşkulanır. 'Mektup yanında mı?' der. Kafka, 'Ne yazık ki hayır, yanlışlıkla evde bırakmışım, ama yarın getiririm,' diye cevabı yapıştırır. Konuşması öylesine inandırıcıdır ki, kız ne düşüneceğini bilemez. Bu gizemli yabancı doğru söylüyor olabilir mi?

Kafka mektubu yazmak için hemen eve gider. Masanın başına geçer; Dora onu seyrederken, mektubu tıpkı kendi yapıtlarını yazdığı zamanki ciddiyet ve gerginlikle yazdığını görür. Kafka, küçük bir kızı kandırmak üzere yazmamaktadır. Bu, gerçekten yazınsal bir çabadır ve Kafka da onu doğru yapmaya kararlıdır. Güzel ve inandırıcı bir yalan uydurabilirse, çocuğun kaybettiği bebeğin yerini bir başka gerçekle doldurabilecektir; belki uydurma bir gerçek, ama edebiyat yasalarına göre geçerli ve inandırıcı bir gerçek.

Kafka ertesi gün mektubu alıp parka koşar. Küçük kız onu beklemektedir; çocuk henüz okumayı sökemediğinden Kafka mektubu yüksek sesle okur. Taş bebek gittiği için üzgünmüş; ama hep aynı insanlarla yaşamaktan bıkmış. Dünyayı görmek, yeni arkadaşlar edinmek istiyormuş. Küçük kızı sevmediğinden değil, ama çevresini değiştirmek istediği için gitmiş, bu yüzden bir süre ayrı kalacaklarmış. Ama kıza her gün mektup yazıp neler yaptığını anlatacağına da söz veriyormuş.

İşte bu noktada hikâye yüreğimi sızlatmaya başlıyor. Kafka'nın ilk mektubu yazmak zahmetine girmesi bile yeterince şaşırtıcıyken, bir de kalkıyor, günün birinde parkta karşılaştığı, hiç tanımadığı bir kız çocuğunu avutmak için her gün mektup yazmaya girişiyor. Böyle bir şeyi kim yapar? Kafka, üç hafta mektup yazmayı sürdürmüş. Tam üç hafta. Gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan biri, kayıp bir taş bebekten gelen uydurma mektuplar için zamanını, hem de çok azaldığı için çok daha değerli olan zamanını feda ediyor. Dora, Kafka'nın her cümleyi en ufak ayrıntısına kadar özenle yazdığını, yazdıklarının kusursuz, komik ve inandırıcı olduğunu söylüyor. Bir başka deyişle, özgün Kafka edebiyatı. Kafka üç hafta boyunca her gün parka gidip kıza mektup okur. Taş bebek büyür, okula gider, yeni insanlarla tanışır. Küçük kızı ne kadar çok sevdiğini her mektupta yineler, ama birtakım sorunların eve dönmesini engellediğini yazar. Kafka, taş bebeğin küçük kızın hayatından tamamen çıkacağı ana yavaş yavaş hazırlar çocuğu. İnandırıcı bir son bulmaya çalışır, bunu başaramazsa büyünün bozulacağından korkar. Birkaç olasılık üzerinde kafa yorduktan sonra, sonunda bebeği evlendirmeye karar verir. Bebeğin âşık olduğu delikanlıyı tarif eder, nişanı, köy düğününü, hatta bebekle kocasının oturdukları evi bile uzun uzun anlatır. Ve mektubun son satırında, bebek eski ve sevgili arkadaşına veda eder.

Tabii o noktaya gelindiğinde, kız artık bebeğini özlemekten, onu aramaktan vazgeçmiştir. Kafka, bebeğin yerine başka bir şey vermiştir çocuğa ve o üç hafta içinde mektuplar kızın üzüntüsünü gidermiştir. Kızın bir hikâyesi vardır artık ve insan bir hikâyenin içinde, bir hayal dünyasında yaşayabilecek kadar şanslıysa, gerçek dünyanın acıları sona erer. Çünkü hikâye devam ettiği sürece gerçek yoktur. (s.142–144)

Efnan ATMACA'nın Kırk Altı Dakika Önce başlıklı yazısı [oku]

BROOKLYN ÇILGINLIKLARI
Paul Auster
Türkçesi: Seçkin Selvi
Can Yayınları

Aspern'in Mektupları



Arka Kapak yazısı:

Amerikalı bir edebiyat tarihçisi, yıllar önce ölen, devrinin en ünlü şairlerinden Jeffrey Aspern’in bazı mektuplarının, Venedik’te yaşayan yaşlı bir kadında olabileceğini öğrenir ve mektupların peşine düşer. Bedeli ne olursa olsun onları ele geçirmeye kararlıdır; ancak yaşlı kadının aksiliğini ve yıllardır onunla birlikte yaşayan, dışarıya hiç çıkmayan yeğenini hesaba katmamıştır. Aspern’in Mektupları, sürekli artan gerilimi, son sayfaya kadar çözülmeyen esrarı ve Venedik’in bir karakter olarak hazır bulunduğu renkli fonuyla, Henry James’in en önemli yapıtları arasındadır. Amerikan edebiyatının mihenk taşlarından olan, pek çok yazarı etkileyen, birçok eleştirmeninse edebiyat tarihinin en büyük yazarı saydığı Henry James’in bu kısa romanı, yayımlandığında büyük övgüyle karşılanmış, bizzat yazar tarafından da hep el üstünde tutulmuştur. Aspern’in Mektupları, tiyatro ve operada sahnelenmesi dışında, 1947 yılında sinemaya da uyarlanmıştı.

Kitabın girişinden bir kaç sayfa [oku]

ASPERN'İN MEKTUPLARI
Henry James
Merkez Kitapçılık
Türkçesi: Emre Ağanoğlu

Yaprak Fırtınası



— Birdenbire, kasabanın ortasına çöken bir kasırga gibi, ardında yaprak fırtınasıyla, muz şirketi geldi. Başka kentlerin insan ve eşya hurdasından oluşan yaprak fırtınası canlanıvermişti; her zamankinden daha uzak ve saçma görünen iç savaşın pisliğiydi. Kasırga amansızdı. Döne döne yükselen yoğun kokusu, saklı bir ölüm ve ten salgısının kokusu, bulaştığı her şeyi kirletiyordu. Bir yıldan kısa bir sürede, kendinden önceki kötülüklerin molozlarını bütün kasabaya ekti, kendi yükünü, döküntülerini sokaklara saçtı. Birden bu döküntüler, fırtınanın çılgın, kestirilemeyen hızına uygun olarak toparlandı, biçimlendi ve bu bir ucundan nehir geçen, öteki ucunda mezarlık bulunan dar sokak, başka kentlerin artıklarından doğan, bambaşka, gelişmiş bir kasabaya dönüşene dek sürdü gitti.

İnsanların oluşturduğu yaprak fırtınasına katılıp sert gücüyle sürüklenerek kasabaya dükkanların, hastanelerin, eğlence yerlerinin, elektrik fabrikalarının molozları da geldi, bekar kadın ve erkek döküntüleri ise tek parça yükleriyle, ya bir tahta sandık ya da bir elbise çıkınıyla gelip katırlarını otelin önündeki kazıklara bağladılar ve birkaç aya kalmadan bir ev ve iki karı sahibi oldular; üstelik savaş yüzünden yerleşmekte geç kaldıkları için kendilerine askeri bir unvan verildi.

Kentlerin acı aşklarının artıkları bile geldi bize kasırgayla, küçük tahta evler yaptılar, başlangıçta, yarım bir kulübecik, bir gece için kederli bir yuva oldu; sonra gürültülü, gizli kapaklı sokaklar belirdi, derken kasabanın ortasında vurdumduymaz bir köy çıkıverdi.

Bu tipinin ortasında, bilinmedik yüzler kargaşalığında, cadde boyunca sıralanan tentelerin, sokakta giysilerini değiştiren adamların, güneş şemsiyesini açmış sandıkların üstünde oturan kadınların ve otelin orada aç bırakılıp ölüme terk edilen katırların arasında biz ilk gelenler, son gelenler olduk; yabancıydık, yeni gelenlerdik biz.

Savaştan sonra Macondo'ya geldiğimizde toprağın verimliliğini görüp bir gün er geç yaprak fırtınasının geleceğini düşünmüştük, ama pek güçlü olacağına inanmıyorduk. Bir çığın yaklaştığını duyduğumuz zaman oturup yeni gelenlerin bizi tanımalarını sabırla bekledik. Sonra ilk kez tren sesi duyuldu. Yaprak fırtınası bir dönüş yaptı, karşılamaya çıktık, dönmesiyle birlikte gücünü de yitirdi. Ama birleşip bir bütün oldu ve bozulup çürümenin doğal yollarından geçip toprağın filizlenmesine katıldı.

MACONDO, 1909

Kitaptan bir kaç sayfa [oku]

YAPRAK FIRTINASI
Gabriel Garcia Marquez
Türkçesi: Yaşar Gedikoğlu
Can Yayınları

Yaban Muzu



Giriş

Bir gün, değişik bir yaşam peşinde sertao'ya* daldım.

Yüreğimi, kaygıyla dönüşümü bekleyeceği bir ağaç gölgesinde bıraktım ve yürüdüm. Durmadan yürüdüm.

Güneş yüzümü ve ellerimi yakın. Tozlu, uzun ve sessiz pek çok yol aştım.

Uzaklığın gerçeğinde yitmek için, zaman ve yer denen kavramları unuttum. Uzaklıktan başka şey yoktu...

Korkunç bir yorgunluk bedenime egemen oldu...

O sıra rastladım acımasız adamlara. Çok daha acıklı bir yaşam için çarpan, acılı bir yüreğe sahip adamlara. Başkalarına ve kendilerine acıma nedir bilmeyen adamlara.

Öykülerini gördüm, işittim ve yaşadım. Üzgün döndüm ve kaygıyla beni aynı ağacın gölgesinde bekleyen yüreğimi aradım.

Acımasız adamlar'ın öyküsünü anlatmaya karar verdim. Bu öyküyü ne mürekkeple yazıyorum, ne de kanla. Gezginliklerimin tozunda eriyip giden, acılarımın ve yorgunluklarımın terinden yararlanıyorum yalnızca. Uzaklardaki düşsel cennetlerine doğru uyurgezer yürüyüşleri sırasında, acımasız adamlar'ın kaldırdığı tozda. Hepimizin dönüştüğü tozda.

Her şey toz olduğuna göre.

Kitabımı okuyacakların, kahramanlarımın kaba dilinden ötürü beni bağışlamalarını dilerim. Çoğu kez kaba olan bu dil, yaşamın kendisinden alınmıştır. Onu değiştirmek, örtmecelerle ya da dolaşık anlatımlarla yumuşatmak gerçeğe saygısızlık olurdu.

Yazdığım şey benden değil, yaşamdan geliyor. Ben yalnızca yaşamı kopya ettim. Olmuş şeyleri, yaşamış ya da hala yaşamakta olan insanları bir araya getirdim, herhangi bir kişinin işini karıştırmamak, tatsızlık ya da güçlük yaratmamak için adları değiştirmekle yetindim. Kişiler öylesine gerçek ki, filmlerde alışılmış olan "Kişiler ya da olaylarla her türlü benzerlik salt rastlantıdır" uyarısını bile kullanamam. Çabamı ve iyi niyetimi okurların yargısına bırakıyorum.

Yalan söylediğimi düşünene yalnızca şunu söyleyeceğim: "Garimpo'ya** gidin, görün, geri dönün ve anlatın."

* Sertao: Brezilya içlerinde kıraç ve ekime elverişsiz bölge.
** Garimpo: Elmas madeni ve yakınındaki köy.

YABAN MUZU
Jose Mauro de Vasconcelos
Türkçesi: Aydın Emeç
Can Yayınları

Sevdiğim Kitaplar

  • ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR - J.D.Salinger
  • KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ - Peter Handke
  • KORKUYU BEKLERKEN - Oğuz Atay
  • TÜNEL - Ernesto Sabato
  • BROKLYN ÇILGINLIKLARI- Pual Auster
  • ACI ÇİKOLATA - Laura Esquivel
  • ŞEKER PORTAKALI - Jose Mauro de Vasconcelos
  • KIRMIZI PAZARTESİ - Gabriel Garcia Marquez
  • YÜZYILLIK YALNIZLIK - Gabriel Garcia Marquez
  • PİNHAN - Elif Şafak
  • SIR - Mustafa Kutlu
  • UZUN HİKAYE - Mustafa Kutlu
  • YA TAHAMMÜL YA SEFER - Mustafa Kutlu
  • BEYHUDE ÖMRÜM - Mustafa Kutlu
  • PUSLU KITALAR ATLASI - İhsan Oktay Anar
  • AMAT - İhsan Oktay Anar
  • DÖNÜŞÜM - Franz Kafka
  • DAVA - Franz Kafka
  • YABANCI - Albert Camus
  • VEBA - Albert Camus

Tigri & Lew

​Ormanda kimlik kartları, pasaport kontrolleri ve sınırlar yoktur. Bir ağaç bir kuşa “nerelisin?” diye sormaz, sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler. (Tigri & Lew)