Toynak Sesi Duyunca Zebra Gelsin Aklına
Allah'ın yarattığı bu kâinatta bizler O'nun en büyük mucizesiyiz. Eğer bu hayatı yarı uykuda ve tamamen bilinçsiz bir şekilde yaşarsak nasıl şükredeceğiz? (s. 14)
Kendimiz dediğimiz bu kâinatın içinde, insanın kendi hayvanat bahçesi var; üstelik giriş de bedava. Her gün kızgın kurdun nasıl öne atıldığını, akrebin nasıl soktuğunu veya maymunun ipleri eline alıp gevezelik ederek nasıl oynadığını görebiliriz. (s. 14)
Muharebede yaralanan bir adam arkadaşlarının oku çıkarmasına izin vermemiş. Önce okçunun kim olduğunu, nasıl göründüğünü, oku attığında nerede durduğunu, yayın tipini ve okun uzunluğunu bilmek istemiş. Bunları konuşana kadar da ölmüş!
Biz hayatta aynen böyleyiz. Gereksiz düşüncelerin okunu çıkarıp atmamız ve zihnimizin sarıldığı oyuncaklardan çok geç olmadan kurtulmamız lazım. (s. 15)
Namazımızı kılıp tespihimizi çekiyoruz. Fakat bunları mekanik olarak yaptığımızdan ahlaken tekâmül edemeyip nefsen yükselemeyince “yol”da bir hata olduğunu iddia ederek ona bühtan ediyoruz! Kendimizi nasıl değiştiririz? Bismillah, Allah’ın adıyla, deyip de yemeğe başlayınca sadece tıkınıyorsak ve yemek boyunca Allah’ı hiç düşünmüyorsak, yemeğin sonunda sadece doymuş oluruz, sadece çok yediğimizi biliriz. Bismillah diye başlayıp Allah’ın nurunu yemeğe kattığımızın bilincinde oluyor ve yemeği Allah’a ibadet etmek için güç versin diye yiyorsak, işte o zaman doğru şekilde yemiş oluruz. Eğer moda ve gösteriş için giyinmiyorsak o zaman doğru şekilde giyiniyoruz demektir. (s. 15)
Sabah uyanıp gözümüzü açınca, "Daha çok erken! Yorgunum, biraz daha uyuyayım" mı, yoksa "Bana bir gün daha bahşettiğin için, yeni bir günün başlangıcını verdiğin için sana hamdolsun Allah'ım" mı diyoruz? (s. 16)
Her sabah kalktığımızda iki şey hatırlamalıyız: Allah ve ölüm. (s. 17)
Sureten medeni bir dünyada neden terör, savaşlar, kaçırmalar ve rehineler var zannediyorsunuz? Bütün bunlar ve daha fazlası sadece insanoğlunun onu Kim'in yarattığını unutmasından kaynaklanıyor. İnsan Allah'ı unuttu. İnsan nereden geldiğini, nerede olduğunu ve nereye döneceğini unuttu. (s. 17)
Yaşımız kaç olursa olsun, hepimiz hayatımızın kışındayız. Bektaşi dervişleri kış güneşinin yalancı olduğunu söyler. (s. 23)
Allah'ın adını duyunca neden titremiyoruz Neden ağlamıyoruz? Şeyhim, "Eğer ağlayamıyorsak, ağlayamadığımıza ağlamalıyız" derdi. (s. 24)
Bir şekilde... Bir şekilde bu sisin içinden çıkmamız lazım. Birbirimize bunda yardımcı olmalıyız. Hatırlamaya ve birbirimize hatırlatmaya devam etmemiz şart. (s. 24)
Abdullah-ı Mübarek Hazretleri Hac’dan dönüyordu. Yayan ilerlerken yolun kenarında kumlarla oynayan küçük bir çocuk gördü. Çocuk, kumu elleriyle iteleyerek önce kocaman bir yığın, ondan da kocaman bir kale yapıyor, sonra onu yıkıyor ve kale yıkılırken de ağlamaya başlıyordu.
Hazret, çocuğa yaklaşırken “Acaba bu çocuğa selam vermeli mi? Neticede bir çocuk” diye aklında geçirdi. Fakat sonra hemen hatırladı ki Hz. Peygamber (sav) herkesi her zaman selamladığı gibi çocuklara da selam verirdi. Bunun üzerine çocuğa “Es-selamu aleyküm yavrum” dedi.
Çocuk başını kaldırmaksızın “Ve aleykümü’s-selam ey Abdullah-ı Mübarek!” dedi.
Hayrete düşen Abdullah-ı Mübarek, “İsmimi de nereden bildin?” diye sordu.
“Elest bezminde sizinle aynı safta duruyorduk ki Hak Teâlâ size isminizle hitap buyurdu” dedi çocuk.
Abdullah-ı Mübarek, “Kumda oynayıp da ne yapıyorsun?” dedi.
Çocuk, “Ben sadece bir çocuğum, bu yaptığım da çocukların işidir!” dedi.
“Fakat,” dedi Abdullah-ı Mübarek, “bu oynadığın ne acayip bir oyun. Neden önce kumdan bir kale yapıyor, sonra inşası bitip de çok güzel görününce yıkıyor ve ağlamaya başlıyorsun?”
Çocuk, “Kumdan bu inşaatı bitirdiğimde o, insan kalbini ve bütün insanların kalp vasıtasıyla içinde bulundukları tevhid hâlini remzediyor. Onu yıktığımda binlerce minicik parçaya bölünüp dağılıyor ve böylece tevhid hâli de fesada uğruyor. İşte o zaman ağlamaya başlıyorum” dedi.
Abdullah-ı Mübarek, çocuğa “Burada kalıp seni hocam olarak kabul edebilir miyim?” dedi ve o çocukla orada kaldı.
Ancak tevhidle, yani kalplerin birliğiyle, insanların kardeşlik ve dostluk bağlarıyla İslam ve onun özü tasavvuf, gerçek ifadesini ve ortaya çıkış sahasını bulabilir. Fakat kendi nefslerimize, kim olduğumuza ve vaktimizi nasıl harcadığımıza dair en ufak bir uyanıklık içinde değilsek, işte o zaman bulunduğumuz idrak mertebesinin bir üstüne çıkmak ve olaylara oradan yaklaşmak müthiş şekilde güçleşir. (s. 28-29)
Osmanlı sultanlarından biri, bir keresinde “En acayip mahareti olan kimseye bir çanta dolusu altın vereceğim” diye ilan ettirmiş. Türlü türlü mahareti olan insanlar saraya akın etmiş. Bunların arasından bir adam, beraber geldiği arkadaşını huzur-ı hümayunun bir ucuna gönderip ona bir dikiş iğnesi tutturmuş. Kendisi de diğer ucuna giderek onlarca metreden ipi fırlatarak iğnenin deliğinden geçirmiş. Hakikaten en acayip maharet olduğuna karar verilen bu işten dolayı sultan, adama bir çanta dolusu altın vermiş ve şöyle demiş, “Geliştirmek için tam yirmi sene harcadığını öğrendiğim bir maharetini sergiledin. Hakikaten de kayda değer bir maharet olmakla birlikte hiçbir işe yaramıyor! Bu altınları sana bağışladım, ama hayatının yirmi senesini hiçbir şeye yaramayan bir işe verdiğin için sana bir de yüz sopa vurduracağım!” (s. 29)
Bir tohumla meyvenin arasındaki mesafe ve boşluğu ören çok önemli bir şey var, o da zaman. Ve meyve vermek için en uzun süre beklemesi gereken ağaç, incir veya hurma ağacı değildir. O, insan ağacıdır. Meyve vermesi en uzun süren ağaç insandır. Bu gerçek ışığında diğer insanlara karşı ne denli sabırlı olmamız gerektiğini görüyoruz. Bütün insanlara karşı sabırlı olmalıyız. Ayrıca edep tahsil etme sürecimizde kendimize karşı da sabırlı olmalıyız.
Âdem isminin Arapça yazılışında Allah bizlere nasıl yaşamamız gerektiğinin sırrını vermiştir: Elif kıyam, dal rükû, ve mim secde. (s. 48)
Allah’a itaatsizlik bir hastalıktır. Allah’a itaat ise bir ilaçtır, devadır. (s. 51)
Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri nehrin kenarında namaz kılıyordu. Namazını bitirince yere baktı ve bir akrep gördü. Akrep yürümeye başladı, Zünnûn da akrebi takibe. Akrep, tıpkı rüzgâr gibi, bir anda nehrin diğer yakasına geçti. Orada ağacın altında bir adam uyuyordu. Zünnûn adamın hemen dibinde bir yılanın onu sokmak üzere olduğunu gördü. Akrep hızla ağaca doğru ilerledi, yılanın yanına giderek onu soktu ve öldürdü. Sonra tekrar tıpkı rüzgâr gibi nehrin diğer yakasına geri geldi.
Olayı baştan sona takip eden Zünnûn hayretle ellerini açarak, “Ya Rabbi, bu adam sâlih kullarından biri olmalı. Görünüşe göre onu öyle seviyorsun ki muhafaza etmek için sonsuz ordularından bir askeri gönderdin” dedi.
Sessiz, sedasız, sözsüz bir ses içine şöyle hitap etti: “Bu adam bir sarhoştur, o yüzden gündüz vakti uyuyordu. Ben bütün mahlukatın Rabbi değil miyim? Ben bütün insanların Rabbi değil miyim?”
Kendi dışımızda gördüğümüz her şey, kalp gözüyle bakmayı öğrenebilirsek bizim için bir derstir. Sessizce oturmuş Allah’ın esma ve tecellilerini tefekkür ederken gördüğümüz her şey bir ibrettir. Kör bir insan görmemiz, bu gözlere sahip olduğumuz için Rabbimize müteşekkir olma dersidir. En son ne zaman asla paha biçemeyeceğimiz bu gözler için şükrettik? Bunun için şükretmek aklımızdan bile geçmiyor, ama kör birisini gördüğümüzde içimizde bir şeyler kıpırdanıyor. O anda kalbimiz sızlıyor ve “Rabbim, bu gözler için Sana şükürler olsun” diyoruz. (s. 66)
Teslimiyet meselesini bir türlü anlamıyoruz. Tekkede ilk defa seneler evvel gördüğüm bir hat levhası var. Ona baktığımda ne yazdığını anlayamamıştım. Ana harflerin içinde ve altında kırmızı damlalar vardı. Oradan birisine levhada ne yazdığını sordum. “Shems Bey, bu levhada ‘Ah teslimiyet!’ yazıyor” dedi, “Allah’a teslim olmak öylesine zordur ki insan bazen gözlerinden yaş yerine kan döker.” (s. 69)
Gerçekten önemi olan şey budur: İşin ABCsine dönmek, temele inmek. Bir adam Hz. Peygamber Efendimize (sav) geldi, “Lütfen bana bir tavsiyede bulunun” dedi ve ekledi, “Ama lütfen kısa ve öz olsun.” Hz. Peygamber (sav), “Namaza durduğunda, onu son namazınmış gibi kıl” buyurdu. (s. 74)
* * *
Tecrübe tasavvufun çok önemli bir vechesidir. Hakikate varmak, hakikat hakkında konuşmaktan son derece zordur.
Bir şeyi bilmek zordur, çünkü bilmek her zaman için amel demektir. Bunun dışında her şey kuru bilgidir ve kuru bilgi manevi büyüme adına fayda sağlayan bir şey değildir.
Amel, kuru bilgiyi ilme yükseltir. Ve ancak böyle bir ilim kişiyi hikmet ve irfana götürür. İlmin tecrübesi onu irfana dönüştürür.
İlim unutulabilir ama irfan, hakiki ilim tecrübesinden gelen bir şey olarak size aittir, ilmin size mal olmuş hâlidir. (s. 110)
* * *
Nuh'un gemisi gibi olmalıyız; öyle ki bize her yaklaşan, her dokunan istifade etsin, yardıma mazhar olsun. (s. 119)
Akıllı insan acıyı kabul eder ama onu besleyip büyütmez. Evinde ona yer yoktur. Acınızı, yalnızlığınızı veya kızgınlığınızı beslemeye devam ederseniz eninde sonunda onlara evinizde yer vermek zorunda kalırsınız. Ve onlar içinizde de yer edinirler. (s. 136)
Eğer evinizde üzüntü, tembellik ve hilekârlığa bir oda ayırırsanız bunlar, eninde sonunda hayatınızı ele geçirecek ve keyif, neşe ve mutluluk için yer bulmak zorlaşacaktır. (s. 136)
Allah hariç neye dayanırsak o şey yılana dönüşebilecektir. (s. 137)
Derviş bir şair, “Sende zikrullah şevki uyandıranla beraber ol. Ve sözleriyle değil, hareketleriyle senin maneviyatının mükemmel hâle gelmesinde payı olanla ol” der. (s. 140)
Bir gün Hz. İsa (as) bir tarlanın yanından geçerken bir koyun sürüsü görmüş. Koyunlardan birine yaklaşıp kulağına bir şey fısıldamış sonra da yoluna devam etmiş.
Birkaç gün geçmiş. Bir daha aynı tarlanın yanından geçmiş. Koyunu zayıflamış, hasta hâlde görünce endişe etmiş. Çobana gidip koyunu sormuş.
Çoban, onun birkaç gün önce oradan geçen adam olduğunu anlamayıp “Birkaç gün önce buradan bir adam geçti. O koyunun kulağına bir şey fısıldayıp yoluna devam etti. O andan itibaren koyun ne yemek yedi ne su içti” demiş. Duraksadıktan sonra da ilave etmiş, “Acaba ne demiş olabilir?”
Hz. İsa’ın fısıldadığı cümle “Ölüm var” imiş.
“Ölüm var” sözü koyunu öyle etkilemiş ki yemekten içmekten kesilmiş. Ölümün var olduğunu bilmek bizleri nasıl etkiliyor? Bu, bildiğimiz ve aşina olduğumuz vücut bir gün yok olacak. Çürümemek için nasıl hazırlık yapıyoruz? (s. 140)
Toynak Sesi Duyunca Zebra Gelsin Aklına
Shems Friedlander*
* Şems Baba 22 Kasım 2022'de Âlem-i Cemal'e göçtü. Mekânı cennet, makamı âli olsun.
.jpeg)
Yorumlar