Kurtuluşun Anahtarı, Ruhların Kandili: Zikir


Zikir, daima Hakk'ı hatırda tutarak O'ndan gafil olmaktan ve O'nu unutmaktan uzak durmaktır.

Daha geniş mânâda tanımlanarak denilmiştir ki zikir, zikredilenle ilintili şeyleri kalple ve dille tekrarlamaktır. Bu, Allah'ın (c.c.) bir ismi, herhangi bir sıfatı, bir hükmü, bir fiili, bunları delilleriyle ispat ederek savunma, O'na bir yakarış, gönderdiği peygamberlerin kıssaları, evliyâların menkıbeleri, sâlih insanların hikâyeleri olabilir. Bunlar üzerine konuşan, arz ve semâyı temâşâ edip Allah'ın (c.c.) azameti üzerine tefekkür eden, O'nun emirlerine uyup, yasaklarından sakınan zâkir sayılır. (s. 11)

"O'na olan tâzimini, övgünü, rızânı, mağfiretini artır" şeklinde Peygamber Efendimiz'e (s.a.s) salavat getirmek de bir çeşit zikirdir. Salavat gibi dua mahiyetindeki zikirler, zikre yeni başlayan kimsenin kalbine belli lafızlarla yapılan zikirlerden daha fazla etki eder. Zira dua eden kişi, Rabb'ine daha bir yakınlık duyar.

Bazı zikir çeşitleri, Allah'ın (c.c.) zikreden kimseyi gördüğünü, ona yakın olduğunu hissettirir. Bu şekilde zâkir, Rabb'inin varlığını daha yakından hisseder, edep sınırlarından dışarı çıkmaz, gaflete düşmez, şeytanın hilelerinden korunur ve ibâdetlerini huşû içerisinde yapar. (s. 12)

İmam Gazzâlî (r.a) şöyle der: “Gerçekte zikir, zikredilenin kalbe bütünüyle hâkim olması ve zikrin ortadan kaybolmasıdır. Zikir üç katmandan ibarettir. Katmanların ardında öz bulunur. Öze ulaşmak için bunları geçmek gerekir. En dıştaki katman dil ile zikirdir. Zâkir durmadan diliyle zikir yapar, bu esnada kalbini de diliyle birlikte olması için zorlar, zîra kalbin zikre iknâ edilmesi gerekir. Nihayetinde kalp dile eşlik eder. Kendi haline bırakılırsa düşüncelere dalar gider. Kalp dille ortak zikre başladığında, kalpteki nurla şehevî arzular ve şeytanî düşünceler yanarak yok olur. Sonra zikrin hâkimiyetini kalbin devralmasıyla dilin zikri azalmaya başlar. Kalpten yayılan nur tüm âzâları doldurur. Kalp ağyardan (Allah'ın dışında her şeyden) arınır, vesveseler kesilir, artık şeytan ona yaklaşamaz olur. Kalp pürüzsüz bir ayna gibi ilâhî mârifetleri ve tecelliyatı yansıtmaya başlar. Bu zikrin ikinci katmanıdır. Zikir kalbin her hücresine sirâyet ettikten sonra diğer organlarda da yayılmaya başlayınca her organ kendince Allah'ı (c.c.) zikretmeye koyulur. İşte bu da zikrin üçüncü katmanıdır.” (s. 13-14)

Bir kalbe zikir girdiğinde orada başka birini istemez. "Lâ ilâhe illallah” zikrinin bir anlamı da budur. Zikir girdiği yerde bir odun bulursa onu yakarak nura dönüştürür. Orası karanlıksa aydınlatır. Girdiği yer aydınlıksa daha bir aydınlık hale getirir. Zikir, vücutta fazla yemekten ve haram lokmalardan kaynaklanan fazlalıkları yok eder. Helâl gıdalarla oluşan hücrelere ise dokunmaz. Vücut bu şekilde temizlendikten sonra, her bir organ zikretmeye başlar. Zikir önce beyinde başlar. Zikreden âzâlar nefesli çalgılara üflerken çıkan ses gibi ses çıkarır. Zikir, bir yere sefere çıktığında mehteranla birlikte giden sultan gibidir. Zikir, Hakk'ın dışındaki şeyleri uzaklaştırmaktır. Bir yerde bulunduğunda tıpkı suyun ateşi kovması gibi kendisine zıt olan şeyleri kovar. (s. 14)

İnsanın bünyesinde toprak, su, ateş, hava gibi yerde ve göklerde bulunan maddelerdeki pek çok değerli ve değersiz elementler vardır. İşte insanın özünde bu elementler bulunduğundan, zikir ânında kendisinden bu sesler duyulan biri, Allah'ı (c.c.) pek çok lisanla zikretmiş olur. Bu durum dilin bütünüyle zikre dalmasının bir neticesidir. Öyle ki bazen Zâkir, zikretmeyi bırakınca kalbi zikretme arzusuyla ana rahminde bebeğin hareket etmesi gibi kıvranır durur. (s. 15)

Denir ki, "Kalp Îsâ bin Meryem (a.s) misali, ana sütü gibi zikirle beslenir de gelişip büyüyünce ondan Hakk'a doğru arzular, sesler ve yakarışlar yükselir, zikre ve zikredilene duyulan iştiyakla.” (s. 15)

Kalple yapılan zikir arı vızıltısını andırır; ne çok yüksek ne de çok alçak bir sestir. Zikredilen varlık kalbe yerleşip de zikir ortadan kaybolunca Zâkir, ne zikre ne de kalbe dönüp bakar. Şayet bu esnada dönüp de zikre ya da kalbe bakarsa bu onu meşgul eder, zikrettiği yaratıcısıyla arasına perde gerer. İşte bu fenâ hâlidir. "Fenâ” insanın kendinden geçmesi, herhangi bir âzâsını, kendi düşünce âleminde ve dışarıda olup biten hiçbir şeyi hissetmemesidir. Zâkir, Allah'a (c.c.) seyr-i sülûku esnasında her şeyden geçer. Şayet bu esnada kendinden geçtiğinin farkına varırsa bu onu yolundan alıkoyar. Esas olan, zâkirin zikirle kendinden geçmesi ve bununda farkında olmamasıdır. Fenâda fenâ bulma, fenâ hâlinin en üst basamağı, Hz. İbrâhim'in (a.s) "Ben Rabb'ime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.” demesi gibi, Allah'a (c.c.) doğru yolun başlangıcıdır. (s. 15)

Gizli zikir, zâkir ve mezkûrun birlikte kaybolup gitmesi- dir. Gizli zikir, aşka dalıp gözlerden kaybolmaktır. Onu bırakmak isteseniz de o sizi bırakmaz. Gizli zikir içinizde kanat çırparak sizi huzura davet eder. Yapılan gizli zikir tüm bedeninizi sararak adeta sizi esir alır. Onun ateşi sönmez, nuru yok olmaz. Bir yandan etrafınızda ateşler yanıp tutuşurken diğer yandan göğe doğru nurlar yükselir ve üzerinize nurlar yağar. Gizli zikirle meşgul olan zâkir, yüzünden yükselen nurla zikrini sürdürür. (s. 16)

Zikir yaptığınızda sizi işiten varlıklar da sizinle birlikte zikre koyulur. Dilinizle zikrederken etrafınızdaki nesneler, kalbinizle zikrettiğinizde dünya ve içerisindekiler, nefsinizle zikrettiğinizde gök ve içerisindekiler, ruhunuzla zikrettiğinizde kürsî ve içerisindekiler, aklınızla zikrettiğinizde arşı omuzlayan ve etrafında tavaf eden melekler ve mukarrabinin ruhları, gizlice zikrettiğinizde ise zikir, Zât-ı mukaddes'e ulaşana kadar arş ve içerisindekiler sizinle birlikte zikre koyulur. (s. 17)

Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Bir topluluk Allah'ın evlerinden birinde toplanır, Allah'ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, mutlaka üzerlerine manevî bir huzur iner, kendilerini rahmet kaplar, melekler kuşatır. Allah da katındaki melekler arasında onları anar." 
 
Ebû Muslim el-Eğar demiştir ki: Ebû Hüreyre ve Ebû Said'in Resûlullah şöyle buyururken orada hazır bulunduklarını belirtmek isterim:

"Bir cemaat Allah'ı anmak üzere bir yerde toplanırsa, melekler onların etrafını sarar, rahmete gark olurlar ve üzerlerine sekinet iner. Allah o kimseleri, kendi nezdinde bulunanların arasında anar."

Kadı İyad (r.a), Resûlullah'ın (s.a.s) "Bu sekinet Kur'an okunduğu için iner.” sözünü açıklarken şöyle der: "Buradaki sekinetten maksat Allah'ın rahmetidir. Sekinetten maksat itminan ya da vakardır da denilmiştir." (s. 23)

Ebû Musa (r.a) Peygamber Efendimiz'in (s.a.s) şöyle dediğini rivâyet eder: "Allah'ın adının anıldığı ev diriye, Allah'ın adının unutulduğu ev İse ölüye benzer." (s. 27)

İmam Nevevi'de (r.a), "Her hatânın bir cezâsı vardır. Arif kimselerin cezâsı da Allah'ın zikrinden uzak kalmasıdır." der. (s. 34)

Mâlik bin Dinar (r.a) şöyle demiştir: Allah'ı anmakta huzur bulmayıp, insanlarla boş konuşmalar yapmaktan zevk alanların ilmi az, kalpleri kördür. Bu kimseler ömürlerini boşa geçiriyor." (s. 35)

Ârif biri şöyle der: "Sırların gıdası sükûnettir. Aklın gıdası sükûnette kaybolup gitmektir ki böylece kul Allah'la (c.c.) yalnız kalabilsin. (s. 35)

Bir işe genelde istenmeyen niyet ve düşünceler karışır. Ancak yapılan iş saf olursa, buna ihlâs denir. Tasavvufî mânâda ihlâs, başka hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde, yalnızca Allah'a (c.c.) yakınlaşma kastıyla çaba sarf etmektir. (s. 39)

'Lâ ilâhe illallah' kelimesiyle hissedilen duygunun dille târif edilmesi mümkün değildir. Bu kelime kalpleri hakîkatlere açan bir anahtardır. Bu kelimeyle sûfîler gaybî âlemlere dalar. (s. 45)

Zikir şeytanın yaklaşmasına engel olur. Onu güçsüz bırakır. Allah'ı (c.c.) hoşnut ederken şeytanı öfkelendirir. Kalbi teskin eder. Sıkıntı ve üzüntüleri bertaraf eder. Zikreden kimse bir rahatlama hisseder. Zikir kalbi ve bedeni güçlendirir. İnsanın iç âlemini ve günlük yaşamını düzene koymasına yardımcı olur. Kalbi nurlandırır, yüzü aydınlatır. Rızkı kolaylaştırır. Zâkire heybet kazandırır. Zikir her işte ilham kaynağı olur. Sürekli ve lâyıkıyla yapılan zikir, muhabbetin artma sebeplerinden biridir. Zikir, zâkire devamlı sûrette bir murakabe imkânı sunar. Böylece kul, Allah'ı (c.c.) görüyormuşçasına O'na ibâdet etme makamı olan ihsan makamına erişir. Kul, zikirle Allah'a (c.c.) rücû ettiği sürece Allah da (c.c.) diğer işlerinde kuluna döner. (s. 47)

Zikir zâkirin dağılmış zihnini toplamasına yardımcı olur, işlerindeki azmini bilir, ondan üzüntü, keder ve günahlarını, şeytanın ordusunu uzak tutar. Ona âhireti hatırlatır, dünya gözünün önünde dahi olsa onu kalbinden uzaklaştırır. (s. 49)

Zikir meyvesi mârifet olan bir ağaç gibidir, âriflerin de sermayesidir. (s. 50)

Zikir kalpteki katılığı giderir, kalbi yumuşatır. Gaflet bir hastalıksa zikir onun ilacıdır. (s. 50)

Ayrıca kalp genelde Allah (c.c.) dışında başka varlıkların sevgisiyle doludur. Bu durumda ağyârı reddetmek için bu anlamı ifade eden bir zikre ihtiyaç vardır. Kalp ağyardan arınınca oraya tevhid kürsüsü yerleştirilir ve üzerine mârifet sultanı kurulur. Haddizâtında öylesine bir makama ancak lâyık olan, genel mânâda faydalı olacak olan ve düşmanlara karşı girişeceği mücadelede başarılı olması için bir ağırlığı olan ve kuvvetli olan kimse geçirilir. Bundan dolayıdır ki Peygamber Efendimiz (s.a.s), "Benim ve benden önceki peygamberlerin ağzından çıkan en hayırlı söz 'Lâ ilahe illallah'tır." buyurmuştur. (s. 61)

Peygamber Efendimiz'i (s.a.s) çokça anmak, ona bol bol salavat getirmek, kalbe O'nun sevgisini yerleştirir. Onun sevgisi kalpte yer edince, onun şahsına, onun hususiyetlerine ve ahlâkına daha bir önem verilir. Biliyoruz ki, ona gereken değeri vermeden, onu canımızdan daha çok sevmeden, onun gibi yaşamak, onun ahlâkıyla ahlâklanmak mümkün değildir. Onu sevmenin yolu da ona bolca salavat getirmekten geçer. Zîra ancak çok sevilen bir şey çokça anılır, andıkça da sevgisi artar. İşte bu nedenle sâlik, işe önce salavat ile başlar. (s. 68)

Peygamberlere salavat getirmenin meşru olmasının hikmeti şu olsa gerek: İnsan ruhu zayıf olduğundan, ilâhî nurları kabul edebilecek kadar yerinde sağlam bir şekilde duramaz. Ancak salavatla birlikte ruhuyla peygamberlerin ruhu arasındaki irtibat kuvvetlendiğinde, gayb âleminden peygamberlerin ruhlarına doğru süzülen nurlar, salavat getiren kişilerin ruhlarında yansıma yapar. (s. 69)

İşte mürit, gözünde tüm âlem eşit olana kadar ve kalp gözüyle sadece Allah'ın (c.c.) varlığına şâhitlik edene kadar bu zikre devam eder. Böyle olunca mürit, tüm mevcûdat için dört defa tekbir getirir, onların cenaze namazını kılar, övülme de yerilme de gözünde eşit olur, insanların yermesini bir nasihat olarak, övmelerini de bir fitne olarak algılar. Netice de onların övmesi de yermesi de Allah'ın (c.c.) dilemesiyledir. Mürit, zerre miktarı nefsini savunacak olsa, bilmelidir ki gereksiz bir dava için uğraşmakta ve şeytan da ona yardımcı olmaktadır. (s. 74)

Halvette (yalnızlıkta) yapılan zikir, Hak ile gizlice gerçekleştirilen bir konuşmadır. Bu gizli görüşme, sadece Allah'la (c.c.) irtibat halinde olup, mahlûkatla bağı koparmakla gerçekleşir. (s. 77)

İmam Gazzâlî (r.a) şöyle der: Tevhid, sebep ve vâsıtalara bakmaksızın tüm olan biteni Allah'tan (c.c.) bilmektir. Muvahhid, hayrı da şerri de O'ndan bilir. Tevhid beraberinde tevekkül etmeyi, insanlar hakkında şikâyeti bırakmayı, onlara öfkelenmemeyi ve Allah'ın (c.c.) hükmüne teslim olup râzı olmayı getirir. (s. 83)

Mârifet, bir şeyi zâtıyla ve sıfatlarıyla olduğu gibi bilmek- tir. Allah'ı (c.c.) bilmek mârifetlerin en zorudur. Zîra bu bilginin bir benzeri yoktur. Bununla beraber Allah (c.c.) insanlara, cinlere, meleklere, şeytana ve canlı cansız her ne varsa tüm mahlûkata zâtını, sıfat ve isimlerini bilmeyi gerekli kılmıştır. (s. 85)

Denilir ki: "Mârifet, çok ibâdet etmekle hâsıl olan bir tür yakîndir (kesin bilgi)." (s. 86)

İmam Gazzâlî (r.a) şöyle der: "Allah (c.c.) duyularla idrak edilemeyecek, bütünüyle anlaşılamayacak ve hatta kimsenin bilemeyeceği kadar yücedir. Gerçek mânâda kendisinden başka kimse O'nu bilemez. Bir insanın O'nun hakkında ulaşabildiği en uç bilgi, gerçek mânâda O'nu bilmenin mümkün olmadığıdır. Allah'ı (c.c.) bilmeye en lâyık kişi olan Peygamber Efendimiz (s.a.s) bile O'nun hakkında, "Seni layıkıyla övemem, sen kendini övdüğün gibisin." der. Yine bu bilgiye en yakın olanlardan biri olan Hz. Ebû Bekir de (r.a), "Allah'ı anlamaktan âciz olduğunu bilmek, onu anlamaktır." der. (s. 86)

Denir ki: "Ruhlar bedenlerden ayrıldıktan sonra sahip oldukları bilgi ve kendilerine nakşedilmiş ilimle tanınır. Ruh bedeni terk ettikten sonra sahip olduğu mârifet ve bilgi dışında bir şey taşımaz. İnsanlar yeniden diriltilip mahşer günü toplanırken sahip oldukları ilimlerin sûretinde toplanırlar, dağılırken de iyilik ve kötülük adına işledikleri amellerin sûretinde dağılırlar. İnsan sorumluluk, kazanç ve yükselme diyarı olan bu dünyadan göçüp gidince, ne ektiyse onu toplar. Dünyada sahip olunan ilim, âhirette biraz daha netlik kazanmaktan başka değişikliğe uğramaz, artmaz. Allah'ın (c.c.) isimlerini ve sıfatlarını bilme ölçüsünde O'nu müşâhede etme, O'na bakma imkânı tanınacaktır. Zira tanenin başağa dönüşmesi gibi, dünyadaki bilgi âhirette müşâhedeye dönüşecektir. Nasıl ki tarlasına tohum saçmayan mahsul kaldıramazsa, dünyada Allah'ı (c.c.) tanımayan (mârifet), âhirette O'nu görmekten mahrum olur. Bilgi ne kadar fazla ise, o kadar fazla görme imkânı olacaktır." (s. 86-87)

Bu yola koyulanlar, başkalarında bulunan haklarından vazgeçebilirken kimsenin hakkına tecavüz etmemeye özen gösterirler. Kendilerinden özür dilendiğinde bu özrü kabul ederken, kimseye karşı özür dilemek zorunda kalacakları duruma düşmemeye gayret ederler. Başkalarına yardım ederken, kimseden yardım ummazlar. Başkalarına merhamet ve şefkatle davranır, aralarında birbirlerine nasihat ederler, iyi olanı, güzel olanı tavsiye ederler. (s. 95)

Bu yolun yolcuları, günahkâr birini günah işlerken gördüklerinde, bu kimsenin günah bataklığına saplandığını düşünmez, aksine "Belki tövbe edecektir, belki sonu hayırlı olacak da bu işlediği günah ona zarar vermeyecektir." diye düşünürler. (s. 97)

Kimseyi kınamaz, âkibetlerine vâkıf oldukları kişiler dışında kimse hakkında kötü düşünmezler. Kimseyi kendilerinden daha hayırlı bilmezler. İşin sonu itibariyle kimin nereye gideceğini bilmeden, kendini başkasından daha hayırlı gören kişi aldanmıştır, Allah'ı (c.c.) tanımıyordur, ciltler dolusu bilgi sahibi olsa da bu kimsede hayır yoktur. (s. 97)

Kendi kusurlarıyla meşgul olur, başkalarının ayıplarını görmezler. Başkalarının hakkında iyi düşünür, dillerinden hayırlı sözleri düşürmezler. Bakışları gereksiz yere sağa sola kaymaz, yürürken hızlı adımlarla ilerler, sadece hayır konuşur, diğer zamanlarda susarlar. İdarecilere iyiliği tavsiye eder, kötülüklerden sakınmalarını önerirler. İnsanlar hakkında iyi niyet besler, içlerinden Müslümanlara dualar ederler. Yoksullara yardımcı olur, tüm insanlara ve tüm canlılara karşı şefkat ve merhamet beslerler. (s. 99)

İnsanların alışageldiği yaşam tarzının dışına çıkıp kendi içinde harikuladelikler meydana getiren kişinin başarısına mukabil, Allah (c.c.) onun için dış dünyada harikuladelikler yaratır. Avam buna "Kerâmet" der. Havasa göre kerâmet, kendi kalıplarının dışına çıkma güç ve kuvvetini kazandıran ilâhî yardımın ta kendisidir. Kerâmet istikametin ta kendisidir. (s. 100)

Yine diğer bir âyette, "Rabb'inin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır." (Rahmân, 46). Yani biri bu dünyada olan bir cennet ki bilgi cennetidir, diğeriyse âhirette bulunan hakîkî cennettir.

Dakkak da (r.a) şöyle der: "Kim can-ı gönülden 'Lâ ilâhe illallah' derse o vakit cennetine kavuşur." (s. 108)

Kurtuluşun Anahtarı, Ruhların Kandili: Zikir
(Miftahu'l-Felah ve Misbahu'l-Ervah Fi Zikrillah)
İbn Ataullah İskenderi

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Râvi

Hz. Muhammed’in Liderliği

Kibrit-i Ahmer'in Peşinde