Melametiye Risalesi
“Melâmet bitti
Şarkın her yerinde.”
diyerek ölümüne hayıflandığı melâmet, kim bilir belki yeni bir doğuşa layık olan bir irfan mesleğidir.
“Melâmi” kime derlerdi, bilir misiniz? İyiliğini değil fakat kusurunu ve kötülüğünü açığa vurmak cesaretini gösteren yiğit insanlara!…
Bütün ömrünü iyilik ve güzellik içinde yaşadığı halde bütün iyiliklerini, bütün meziyetlerini, bütün başarılarını unutarak ve hiçe sayarak en küçük kusurunu en büyük hazla teşhir eden ve o kusuru, herkesin gözüne sokarak, herkes tarafından kınanmayı cana minnet bilen adam, melâmidir. Bütün iyiliklerini unutturmak, kendini de âlemi de kusurları ile meşgul etmeye muvaffak olmak onun için en büyük bahtiyarlıktır. Çünkü iyilik ve başarının içine gurur aşılamasına karşı koymuş, kusurlarını açıklamak sayesinde nefsiyle savaşmak için en geniş imkânı elde etmiş, içinde kalmışsa en son riya izlerini silmek için yeni bir hız kazanmıştır. Melâmiler, bu kahraman, bu babayiğit kişilerdi.
Nazarlarında en büyük kabahat, iyilikle övünmekti. Çünkü hüner iyilik yapmak değil, kötülükle savaşmaktır. İyilik az çok herkesin elinden gelebilir. Fakat kötülüğü ezmek en büyük başarıdır. Yoksa iyilik, bir riya ağından ibaret kalır ve insanlığın bütün haysiyet ve şerefi, bu ağın içinde boğulur. İyilik, gönül isteği ve gönül alçaklığı ile başarılabilen bir ödevdir ki insana yaraşan hâl, yalnız onu başarmak ve yalnız onu yaşatmaktır. Fakat kötülüğün kökünü kırmayan iyiliğin mânası mı olur? Onun için kötülüğün kökünü kırmalı ki iyilik ferah ferah yetişerek gelişsin. Yani asıl dava, kötülükle mücadeledir ve bu mücadeleyi başarmak için kötülüğün gizli açık her rengini, her zerresini en mübalağalı tiksinti ile ortaya atmak, onu hem de herkese belirtmek ve temizlenmek için çalışmak gerekir.
Fakat herkes melâmiyi anlamaz ve riya perdesi ile örtülü kötülüklerinin gizli kalmış olmasına güvenerek kötülükle mücadele etmedikten başka melâmiyi de ayıplar, onun kusurunu ve suçunu açıklamasına güler.
Bu istihza da melâmiyi sevindirir. Çünkü iyiliklerini herkesin gözünden saklamış ve yalnız kötülüklerini teşhir ederek daha çetin savaşlara girişmek için ona hız vermiştir. Başkaları güler ve alay ederken o kemâle doğru bir adım daha atmış, insanlığını biraz daha tasfiye etmiş ve tanrısı ile arasındaki sırra daha kutsal mahiyet vermiştir. Başkalarının bunu fark etmemeleri, onun için apayrı bir bahtiyarlıktır.
Melâmi bunlara derler, bu yiğit adamlara… İçyüzlerinin bütün kusurlarını açığa vurmak cesaretini gösterip bunlara karşı en büyük savaşı açan ve kazanan kahramanlara… Hakiki melâmiler bunlardır ve bunların meslek ve meşrebi hiçbir zaman sönmez. Onun dayandığı temel, en yüksek yiğitliği temsil eder ve bu yiğitlik devir devir canlanmak ve güzide örnekler yaşatmak istidadındadır.
Riya perdeleri içleri kararttığı ve insan o perdeleri yırtarak aydınlığa kavuşmak istediği zaman melâmet ruhu canlanmış olur.
Ahlâk bozulduğu ve ruhlar kokmaya başladığı zaman bu bozukluktan ve leş taaffünlerinden kurtulmak için kalkınmakta da melâmet ruhu hâkimdir. Maneviyat sönükleştiği ve insanlar maddeye taptıkları zaman bu esaretin zincirlerini parçalamak için deprenmek ve savaşmakta melâmet hızları kaynar.
Melâmetin hırkası, abası, postu veya tekkesi yoktur. Çünkü melâmet bir teşkilat değil bir zevktir, bir meşreptir, bir hidayettir, bir inşirahtır. İnsanın içinde doğan bir feyz ve bir kahramanlıktır. Onu yaşayanlar, yol bulmuş kimselerdir.
Dünyada en büyük sıhhat iç yüzün temizliği, en büyük istirahat vicdanın huzuru, en büyük başarı ruhu kemiren mikropların imhasıdır. Melâminin yaşatmak ve gerçekleştirmek için uğraştığı en büyük hedef budur. (s. 11-13)
Diğer taraftan melâmeti, Allah ile arasındaki her şeyin başkası tarafından görülmemesi icap eden bir sır olduğuna inanır, bu sırrı saklamaya en büyük önemi verir ve herhangi bir kimsenin bu sırra aşina olmaması için en büyük gayreti gösterir. Onun için halka karşı, kulluk edebini ihmal etmeyen bir adam olarak görünür ve Hak ile arasındaki sırrı saklar. Hatta melâmiler, halka belli etmedikleri sırları fâş etmek, methedilmelerine sebep olacak hallerini belli etmek yüzünden gurura kapılmamak için halk tarafından levm ile (muaheze ile), hiddet ile, istihza ile karşılanacak, aleyhlerinde bir sürü söz söylenmesine yol açacak hareketleri yapmaktan da çekinmezler. Halkın onları levm etmelerinin de mânası budur. Bazıları bunu anlatmak için Melâmiliği şöyle tarif ederler:
“Melâmilik, iyilik belli etmemek ve kötülük gizlememektir.”
“Melâmiler halka karşı kendilerine layık olan muamele ve ahlâkı, tabiat gereği olan hali gösterirler. Fakat Tanrı’nın kendilerine emanet ettiği gizli emanetleri korurlar.” (s. 29-30)
Melâmiliğin esas düşüncesini anlatan en güzel tarif budur. Melâmi, Hak nezdinde kazandığı başarıları değil fakat taksiratını göz önünde tutar, başarılarını küçümseyerek daha fazla başarmak için çalışır. Fakat bu sırrını açığa vurmaz. Halka karşı ise taksiratını açıklar ve onlar bunlara bakarak bu taksiratı ayıplarlar. (s. 30)
Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinde Melâmiliğe birçok sayfa ayıran İbn Arabî onların iki sebepten dolayı bu ismi almış olduklarını anlatır:
“Birincisi, melâmi müritlerin Hakk’a karşı nefislerini daima levm ederek onu sevindirecek her hareketten sakınmalarıdır. Çünkü yapılan amellerden dolayı sevinmek, onların kabul edilmelerine bağlıdır. Müritler ise bu mertebeye eremezler. Melâmi büyüklere gelince onlara bu ismin verilmesine sebep, Allah katındaki hal ve mevkilerini gizlemeleridir. Bunlar, fiillerin Allah’a ait olduğunu görmeyen, belki bu fiillerin kendi vasıtalarıyla meydana geldiğini sanıp onları zemmeden kimselere bakarak bu hal ve tavrı seçmişlerdir. Halbuki aradan perde kalkacak ve ef’âlin Allah’a ait olduğu görülecek olsaydı herhangi bir kimseyi levm etmeye imkân kalmaz ve bütün ef’âlin güzel ve şerefli olduğu anlaşılırdı.” (s. 31)
Melâmetiler, Allah’ın farz kıldığı şeyleri ifa eden sair mü’minlerden hiçbir hal ile ayrılmayan kimselerdir. Bunlar beş vakit namazlarını kılarlar, çarşılarda gezerler, herkesle konuşurlar, halk ile bütün farzları eda ederler ve her şehre o şehir halkının elbiselerini giyerek girerler. İçlerinden biri evini barkını bırakarak cami içinde yaşamaz. Cuma namazlarında herkesin arasına karışırlar. Söz söyledikçe Allah’ı gözetirler. Komşularından başka herkesle mümkün mertebe az düşüp kalkarlar ve kimsenin kendilerini hissetmemesine dikkat ederler. Küçüklerin, dulların işleri peşinde koşarlar, çocuklarla oynarlar, aileleri hakkında Allah’ı hoşnut edecek tarzda hareket ederler. Hatta şakalaşırlar fakat yalnız doğruyu söylerler. (s. 35)
Ebû Yezid-i Bistâmî der ki:
“Baktım ki içimde bir zünnâr (yani kendisini halk ile bağlayan bir bağlantı) bulunmaktadır. Beş yıl uğraşarak onu kestim. Onu kesince baktım ki bütün halk ölü. Ben de dört tekbir getirdim (yani halkın cenaze namazını kıldım).”
Bir başkası da, “İhlasın gerçekliği, Hâlık’ı görmeye devam ederek halkı görmeyi unutmaktır.”demekle aynı mânayı kast etmiştir. (s. 37)
Melâmilerle sufilerin ihlas meselesi üzerindeki farkları, Kuşeyrî’nin Ebû Ali el-Dekkak’tan naklettiği şu sözden anlaşılıyor:
“Vâsıtî, Nişabur’a girdiği zaman Ebû Osman (el-Hîrî) arkadaşlarına:
‘Şeyhler size ne buyuruyordu?’ diye sormuştu. Onlar da:
‘Bize Allah’a itaati ifade eden amelleri işleyerek bunlardaki taksiri görmemizi söylüyor,’ dediler. O da onlara:
‘Size halis muhlis Mecûsîliği buyurmuşlar. Size onların Hâlık’ını görerek amelleri unutmayı söylemeleri gerekmez miydi?’”
Bunun mânası şudur:
Melâminin ihlası, amelindeki kusuru görmesidir. Sufinin ihlası ise, bunları külliyen görmemesi yani bu bakımdan fenaya kavuşmasıdır. (s. 38)
Bazı zevat, “İbrahim adlı bir delikanlının (bir fütüvvet sahibinin) putlarımızdan bahsettiğini işittik.”âyetini tefsir ederken,
“Fütüvvet, putu kırmaktır. Her insanın putu da kendi nefsidir. Her kim heva ve hevesine karşı gelirse hakikatte fütüvvet sahibi odur.” diyorlar. (s. 40)
“Melâmetiler, herkesin ayıpları ile meşgul olmaktan vazgeçmiş, nefislerinin ayıpları ile meşgul olmaya devam etmiş, nefislerini itham etmeye alışmış kimselerdir.” (s. 43)
Melâmetiye Risalesi’nde, fütüvvet sıfatlarını en güzel anlatan fıkralardan biri şu sözdür. Fütüvvet ünvanına en çok kimin layık olduğu birine sorulmuştu. Demiş ki:
“Özür dilemek hususunda Âdem’in vasfını haiz olanlar, yararlık (veya dayanıklılık) bakımından Nuh’a, vefalılık bakımından İbrahim’e, gerçeklik bakımından İsmail’e, öz yüreklilik (ihlas) bakımından Musa’ya, sabırlılık bakımından Eyüp’e, gözyaşı dökmek bakımından Davut’a, cömertlik bakımından Muhammed’e, merhamet bakımından Ebû Bekir’e, hamiyet bakımından Ömer’e, utangaçlık bakımından Osman’a, ilim bakımından Ali’ye benzeyen ve bütün bunlarla beraber kendini hor gören, halini küçümseyen, bir şey olduğunu aklına getirmeyen, hoşnutluğu gerektirecek bir halde olduğunu sanmayan, nefsinin kusurlarını ve fiillerinin aksantılarını, arkadaşlarının her halde kendisine karşı üstünlüğünü gören kimsedir.” (s. 43)
Sülemî, dedesi olan Ebû Amr bin Nüceyd’den naklen şunu anlatır:
“Barusî, Muhammed bin Kerrâm’ın (h. 256) yanına girmiş. İbn Kerrâm, Barusî’ye sormuş:
‘Arkadaşlarımı nasıl buldun?’ O da şu cevabı vermiş:
‘İç yüzlerindeki arzu, dış yüzlerinde; dış yüzlerindeki zahitlik iç yüzlerinde yaşasaydı tam adam olurlardı.’ Sonra şu sözleri söylemiş:
‘Bir sürü namaz, bir yığın oruç, birçok huşu görüyorum fakat İslâm nuru görmüyorum.’” (s. 54)
⸻
Bunlara göre nefis, cismanî kalbin içine konmuş bir varlıktır ki bütün kötü huyların ve çirkin hareketlerin kaynağıdır. Yani yine cismanî kalp içinde bulunan ruhun tam zıddıdır. Çünkü ruh en iyi huyların ve en güzel hareketlerin kaynağıdır. Nefis ile ruhtan başka insan dediğimiz varlığın içinde sır ve kalp denilen iki kuvvet de vardır. Bu sayede insan, birbirini teshir eden birtakım kuvvetlerden müteşekkildir. Bu kuvvetlerden her birinin ayrı bir vazifesi vardır. Sufilerin üzerinde birleştikleri bir nokta; ruhu hayatın, nefsi ihtirasların, kalbi marifetin, sırrı müşahede yahut meşhudun kaynağı saymaktır. Bunlar bazen de şu şekilde anlatılır:
“Nefis, ihtirasların ve fena hareketlerin; ruh, hayatın ve iyi hareketlerin; akıl, ilmin; kalp, marifet ve muhabbetin merkezidir. Kalp nefse meylederse onun sıfatlarını, ruha meylederse onun sıfatlarını alır. İnsanın sırrı ise müşahede merkezidir ve söylediğimiz kuvvetlerden biri de onun halini göremez. Sufiler, ‘sırrın sırrından’ da bahsederler ve onun yalnız Allah’a malum olduğunu anlatırlar.” (s. 65)
⸻
Melâmîler nefse karşı gelmek için her çareye başvururlar ve ona karşı her türlü inadı gösterirler. Onun için bütün kötülüklerini ilan ederler ve iyiliklerini gizleyerek herkesin kendilerini levmetmelerine hatta eziyette bulunmalarına yol açarlar. Nefisleri, insanlara karşı sevgi gösterecek olursa Allah ile olan hallerini kurtarmak için insanları kendilerinden nefret ettirecek hareketlerde bulunurlar. Yahut nefisleri bir şeyden hoşlanır ve ona meyledecek olursa nefislerini ezmek için her şeyi yaparlar ve onun meramına nail olmaması için her muhalefeti gösterirler. Yahut nefisleri başkalarının yaptığı fena hareketleri hoş görecek olursa o hareketi iyi görerek nefislerini takbih ederler. Elhasıl kendilerine selam vermek istemeyene selam verirler ve kendilerine selam verene cevap vermek istemeyecek derecede ileri giderler. Kendilerine hakaret edenle beraber otururlar fakat kendilerini ağırlayanların yanına gitmezler. Kendilerine bir şey vermek istemeyenden bir şeyler isterler, kendilerini hoşnut etmek isteyenlerden bir şey istemezler. Velhasıl nefislerine karşı gelmek için her şeyi yaparlar. (s. 73-74)
⸻
Ebû Osman el-Hîrî, üstadı Ebû Hafs’tan şu hikâyeyi nakleder; adamın biri üstad Ebû Hafs’a gelerek, “Bana nasihat et” demiş. O da şu sözleri söylemiş:
“Tanrı’na yaptığın ibadet, tanrı olmana vesile olmasın. İbadetin, hizmet ve ubudiyet vazifesini ifa için olsun. Yoksa ibadetine bakan kimse, ancak kendi nefsine ibadet etmiş olur.” (s. 75)
⸻
Melâmilerin kendilerine ait birçok söz söyledikleri zâtlardan olan Bâyezid-i Bistâmî der ki:
“Bir tek tehlili tam ihlas ile yaptığıma kani olabilsem başka hiçbir şeye değer vermezdim.”
Melâmilerin ibadetlerini küçümsemelerine ve değersiz saymalarına saik olan bir sebep de kulun ibadet ve taatini, Allah’ın lütuf ve ihsanıyla ölçmeleridir. Bu ölçme neticesinde Allah’a karşı hissettikleri borç gözlerinde o derece büyümüştür ki her ne yapsalar bu borcu ödemelerine imkân bulunmadığına inanmışlar, bu yüzden bütün yaptıkları gözlerinde küçülmüştür. Melâmiler yaptıklarına değil fakat borçlarının büyüklüğüne dikkat etmişler, kendi amellerine bakan kimseyi gafil ve bu amellerle övüneni riyakâr saymışlardır. Hatta kulun kendi amellerine bakarak bunlara değer vermesini, onunla Mevlâ’sı arasına gerilen gayet kalın perdeler olarak telakki etmişler ve Bâyezid-i Bistâmî bu vadide şu sözleri söylemiştir:
“İnsanlar içinde Allah ile arasına en kalın perdeler gerilen kimseler üçtür; ilmi yüzünden âlim, ibadeti yüzünden abid, zühdü yüzünden zahid!” (s. 76)
⸻
Melâmiler ifa ettikleri ibadetler yüzünden sevinmedikleri ve övünmedikleri, bilakis sevinmeyi ve övünmeyi riya ve gizli müşriklik saydıkları için ellerinden gelebilen şey ağlamak ve Allah’a karşı taksirleri yüzünden daima mahzun olmaktır. Ebû Hafs gibi bazı melâmi pirleri, müritlerin ağlamalarına izin vermişlerdir. Fakat onun talebesi olan Ebû Osman, üstadına muhalefet etmiş, teessür yüzünden ağlamanın teessürü gidereceğini ve teselli vereceğini, bu yüzden teessürün kesintiye uğrayacağını, halbuki teessürün devamı icap ettiğini söylemiştir. (s. 77)
⸻
Melâmîler amellerini açığa vurmayı riya saydıkları gibi hallerini açığa vurmayı da dava sahibi olma sayarlar. Onlarca dava sahibi olmaksa halis kulluğa yaramaz. Çünkü kul, hiçbir vakit kendi hesabına bir şey iddia etmek mevkiinde değildir. Onun nail olduğu her lütuf, ancak Mevlâ’nın bir inayetidir. (s. 79)
⸻
Melâmetiler ihlası, kulluğun kemâli olarak tefsir ederler ve bunun ancak kulun başından geçen ve içinden çıkan her şeyi Allah’ın eseri saymasıyla gerçekleşeceğini söylerler. Burada bahis mevzuu olan sırrın mânası, “Vicdanların, Allah’tan başkasına göstermeyi kıskandığı gizli şey”dir. Buysa melâmetinin veya sufinin evvelce anlattığımız gibi, Rabbaniyet huzurunda nail olduğu keşifler, Allah’a yakın olduğunu hissetmekten duyduğu zevklerdir.
Bu yüzden Ebû Zekeriya es-Sencî der ki:
“Hal, erbabı nezdinde bir emanettir. Bunlar, hallerini ifşa edecek olurlarsa emniyete layık kimseler olmaktan çıkarlar.” (s. 79)
⸻
Melâmilerin hallerini açıklamalarına karşı gelen iki engel vardır. Birincisi, halin Allah ile kul arasında bir sır olmasıdır. Onun için bunlar bir taraftan hallerini ağyardan kıskanmak dolayısıyla, sonra emaneti yalnız sahiplerine vermek gayretiyle hallerini gizlerler ve onu Allah ile aralarında ifşa edilmez bir sır sayarlar. Bu yoldaki halleri onlara göre iki sevgili arasındaki sevgiyi bir üçüncü şahıstan kıskanmaları, üçüncü şahsın bu sevgiye aşina olmasını istememeleri gibidir.
İkincisi, bir insanın ermiş olduğu hali açıklamasını bir dava ve davayı da riya saymalarıdır. Halbuki kâmil melâmi, Bâyezid-i Bistâmî’nin şu şekilde tarif ettiği adamdır:
“O adam ki halini insanlardan tamamıyla gizler, onlarla beraber yer içer, onlarla beraber düşer kalkar, onlarla beraber şakalaşır, eğlenir, onlarla alışveriş eder, velhasıl onlardan farksız her harekette bulunur fakat onun kalbi kudsiyet melekûtuna bağlıdır.” (s. 80)
⸻
Bir gün Nişaburlu Ebû Hafs’a:
“Siz de Bağdatlılarla başkaları gibi ne diye konuşmuyorsunuz? Ne diye susuyorsunuz?” demişler. O da şu cevabı vermiş:
“Çünkü pirlerimiz bildikleri halde susmuşlar, ancak zaruret gerçekleştikçe söz söylemişler, böylece söz bakımından edep dairesinde hareket etmişler ancak Allah’ın söylenmesini istediğini söylemek sayesinde yeryüzünde Allah’ın emin kulları olmuşlardır. Emin ise emaneti korumak ister.” (s. 82)
Melâmetiler, iç yaşayışlarının kendilerine ait olmasını ve Allah’tan gayrısının buna aşina olmamasını istemişlerdir. Bunlar her ne yaparlarsa susarak yaparlar. Bir hal geçirirlerse o hali sükût içinde geçirirler. Herhangi bilgiyi keşfederlerse, onu sükût içinde keşfederlerdi. Başkaları ise amellerini de, ilimlerini de, hallerini de ifşa etme yolunu tutarlar ve bir sürü iddialarda bulunarak makul haddi de aşarlardı. Susmayı bilen bu filozoflar, mutasavvıf arkadaşları gibi seyir ve sülûkları, fiilleri ve ruhanî ilerleyişleri, ilimleri ve zevkleri hakkında geniş bir servet bırakmamış bulunuyorlar. Onun için melâmetilerin ruhanî yaşayışı hakkındaki bütün bilgimiz, menfi mahiyetteki birtakım kaidelerden ibarettir. Bu kaidelerin gönüllerindeki ruhî tepkilerse yalnız onlara malumdur. Belki bu tepkiler onların sırf kendileri için sakladıkları sırdı. (s. 83)
⸻
Melâmetîlerse her davayı, Allah ile kul arasında gerilmiş kesif bir perde sayarlar. Çünkü dava sahibi olmak, nefsin varlığını kabul etmektir. Halbuki melâmetînin işi gücü o nefsi yok etmek ve bütün izlerini kaldırmaktır. Dava, nefsi tâzim etmek ve nefse en büyük değeri vermektir. Halbuki melâmi nefsi hor görür ve onu tezlil eder. (s. 84)
⸻
“Bütün kaygılarını tek bir kaygıya çeviren kimseyi Cenâb-ı Hak, sair kaygılarından korur.” (s. 106)
⸻
Ebû Hafs’ın Şah Kirmanî’ye yazdığı bir mektupta şöyle dediğini gördüm:
“Bil ki kardeşim, taat olarak yaptığın her işte nefsinin fakirliğini ve acizliğini görmeyen kimse onu riya ile bulandırmış olur. Kim ki ilerleme yolunu tutmaz ve her halinde ilerlemeyi kendine dizgin olarak kullanmaz, nefsinin yumuşasa da kötülüğü emredici olduğunu, bir itaate inkıyat ederse de ona karşı gelmeyi içinde tuttuğunu bilerek her vakit onu melâmetle karşılamazsa ve onun bir hal üzere karar bulmasına imkân vermezse, nefsine karşı yalnız bir yol tutmuş olur.” (s. 111)
Yahya bin Muaz’dan naklolunur ki:
“Kim ki Allah’a karşı ihlas üzere olur, şahsının görünmesini, sözünün naklolunmasını istemez.” (s. 111)
Bazılarına melâmilerin hali sorulmuş, şöyle demişlerdir:
“Öyle kimselerdir ki Hak Teâlâ sırlarını korumayı üzerine almış, iç yüzlerine dış yüz örtüsünü örtmüştür. Halktan olmak dolayısıyla halk ile beraberdirler. Çarşılarda ve kazanç yollarında onlardan ayrılmazlar. Fakat hakikat ve dost edinmek bakımından Allah ile beraberdirler. İç yüzleri, halk ile ülfet ve onlarla avam töresi üzere düşüp kalkmak dolayısıyla dış yüzlerini levm eder. Dış yüzleri de Hakk’ın bitişiğinde ikamet ve dış yüzde zıtlarla düşüp kalkmayı ihmal etmek yüzünden iç yüzlerini levm eder. Bu hal, pirlerin ve büyüklerin halidir.” (s. 112)
Hazreti Bâyezid’e, “Arifin en büyük işareti nedir?” diye sorulmuş, o da:
“Seninle beraber yediği, içtiği, şakalaştığı ve alışveriş ettiği halde kalbinin kutsiyet saltanatında bulunmasıdır. İşte işaretlerin en büyüğü budur.” demiştir. (s. 112)
⸻
“Ebû Zekeriya el-Sencî’nin şu sözleri söylediğini işitmiştim:
‘Haller, hal sahipleri nezdinde emanettir. Açıklanırsa, emin olmaktan çıkarlar.’” (s. 113)
⸻
Bâyezid der ki:
“On iki yıl nefsime karşı demircilik ettim. Elli yıl da kalbimin aynası oldum. Bir sene de ikisinin arasında durup her şeyi gözettim. Gördüm ki iç yüzümde bir zünnar var. Beş yıl onu kesmek için çare aradım. Derken o çare bana gösterildi. Ben de halka baktım ve gördüm ki hepsi ölü. Bunun üzerine dört tekbir getirdim (yani cenaze namazlarını kıldım).” (s. 118)
⸻
Melâmiler selamları istemeyerek alanlara selam verirler; kendilerine isteyerek selam verenlerin selamını bırakırlar. Kendilerine hoş gelen kimselerle sohbet etmekten vazgeçerler ve kendilerine hakaret edenlerle düşüp kalkmayı tercih ederler. Dilediklerini vermeyene başvururlar ve dilediklerini verenin semtine uğramazlar. Kendilerinden yüz çevirene rağbet gösterirler ve kendilerine yüz verenden yüz çevirirler. Kendilerini istemeyenlere misafir olurlar ve kendilerini sevenlere misafir olmazlar. Kendilerinden nefret edenlerle düşüp kalkarlar fakat kendilerine gönül verenlere aldırmazlar. Sevmediklerini yerler fakat canlarının istediğinden el çekerler. Canları oturmak istediği zaman yola çıkarlar yahut canları yola çıkmak istediği zaman yerinden kıpırdamazlar.
Velhasıl bunların her hali böyledir. Nefislerinin isteğine karşı gelirler ve nefislerine rahat ve huzur veren her şeyi bırakırlar. Halk arasında mevki sahibi olmaktan feragat ederler ve halk nazarında saygı görmemek için ellerinden geleni yaparlar. Dış yüz bakımından levm edilmelerine sebep olmakla beraber zahirî ilim nazarında mübah olan hareketlerde bulunurlar.
Mesela mevkice kendilerinden çok geri olan insanlara arkadaş olurlar, haklarında dedikoduya sebep olacak yerlerde otururlar ve böylece hallerinin anlaşılmamasını ve durumlarının herhangi itiraza uğramamasını isterler. Bunlar dış yüzü mâna uğrunda hor görmüşler, nefislerini alçaltmışlar, hallerini ve sırlarını başkalarının gözünden korumuşlardır. Çünkü büyükleri onlara bunu vasiyet etmişlerdir. (s. 121)
⸻
İnsanın fiillerinden ve hallerinden açığa vurduğu her şey nefsin küstahlığından ve şeytanın oyunundan başka bir şey değildir. (s. 124)
⸻
“Abdullah bin Münâzile, ‘Melâmetînin bir iddiası olur mu?’ diye sorulmuştu. Şu cevabı vermişti, ‘Onun bir şeyi var mı ki iddiası olsun?’” (s. 125)
Abdullah bin Muhammed’in de şu sözleri söylediğini işitmiştim. Demişti ki:
“Ebû Amr bin Nüceyd’e sordum, ‘Melâmetînin bir sıfatı var mıdır?’ ‘Evet…’ dedi, ‘Dış yüzde riyası, iç yüzde iddiası bulunmaması ve hiçbir şeye dadanmamasıdır.’” (s. 125)
Sonra ona, melâmetî isminin ne olduğunu sormuştum. Dedi ki:
“Onun ne ile vasfolunmuşsa onu iltizam etmesidir. Kur’an, ‘İnsan, aceleden yaratılmıştır. Nefis kötülüğü emredicidir. İnsan acelecidir. İnsan rabbine karşı nankördür. İnsan ürkek yaratılmıştır.’ diyor. Bu sıfatlarla anılan kimse meth mi ediliyor, zem mi? İşte melâmetînin sıfatı budur.” (s. 125)
Ebû Hafs’ın arkadaşlarından olan Ebû Muhammed el-Cunî şöyle derdi:
“Ebû Hafs, ‘Çarşıda bulun ve kazan. Fakat kazancından bir şeyi yemekten sakın, onu fakirlere harç et. Kendi yiyeceğini ise herkesten iste’ dedi. Öyle yaptım. Onun için nafakamı herkesten istedikçe, ‘Şu tamahkâr, obur adama bakın. Bütün gün çalışıyor da sonra herkese el uzatıyor.’ dediler. Ebû Hafs’ın bana bu emri verdiğini anlamalarına kadar hal böyle devam etti. Ondan sonra her dilediğimi veriyorlardı. Bunun üzerine Ebû Hafs, ‘Kazancı da istemeyi de bırak.’ dedi. Ben de bıraktım.” (s. 126)
⸻
Muhammed bin el-Ferra’ya, “Melâmetin esası nedir?” sualini sorduğum zaman şu cevabı vermişti:
“Allah ile halleri daha dürüst ve vakitleri daha üstün oldukça Allah’a daha fazla iltica ve daha çok tazarru ve niyaz ederler, daha fazla korkup ürperirler. Sebebi, yaşadıkları hali, ayaklarını kaydıracak bir pusu sanmalarıdır. Onlar, Allah’ın peygamberlerinden birinin arkadaşlarını vasfettiği gibi olmak isterler. Kur’an bunlara dair diyor ki:
‘Nice peygamberler vardır ki nice Tanrı erleri onunla birlikte savaşmışlar. Allah yolunda başlarına gelen yüzünden zerre kadar yılmamışlar ve gevşememişlerdi.’
Allah’ın buyruğu ise en doğru buyruktur. Sonra Cenâb-ı Hak, bunların geçirmiş oldukları hâllerle beraber neyi açıkladıklarını anlatarak der ki:
‘Onların bütün dedikleri şunu söylemekten ibaretti. Ulu Tanrımız, Bizim suçlarımızı yarlığa, işlerimizde gösterdiğimiz israfı affet, ayaklarımızı yolunda sağlamla ve kâfir kavme karşı bize yardım et.’ (s. 127)
⸻
“Ebî Ali el-Cercânî diyor ki, ‘Cenâb-ı Hakk’a karşı hüsnü zan beslemek, marifetin gayesidir. Nefse karşı suizan ise marifetin temelidir.’” (s. 134)
⸻
Ebû Muhammed Abdullah bin Ali bin Ziyad, Muhammed bin el-Mesîb el-Erganî’den naklen bize dedi ki:
“Abdullah bin Hasan şöyle dedi, Ali İbnü’l-Hüseyin buyurdu, ‘Herhangi bir ameline gözün değecek olursa, bu onun kabul edilmemiş olduğunun delilidir. Çünkü kabul senin görmediğin ve bilmediğin bir şeydir ve senin görmediğin bir amel kabul edilmiş demektir.’” (s. 134)
⸻
“Ebû Bekir el-Fârisî şöyle derdi, ‘İnsanların en hayırlısı, hayrı başkalarında görüp kendi yolundan başka, Tanrı’ya varan yolların çok olduğunu anlayandır. Çünkü bu sayede taksirini kendi gözüyle görür ve bir kimseye taksir ve eksiklik gözüyle bakmaz. Nitekim ceddim İsmail bin Nüceyd, Şah Kirmânî’den naklen derdi ki:
‘Kim ki halka kendi gözüyle bakarsa halk ile arasındaki husumet uzun sürer. Onlara hak gözüyle baksan onların durumunu mazur görür ve onların ancak mecbur olduklarından fazlasına güçleri yetmeyeceğini anlarsın.’” (s. 137)
⸻
Mansur bin Abdullah’ın şöyle dediğini işittim:
“Nişaburlu Abdullah bin Muhammed diyor ki, ‘Ebû Hafs’a dedim ki, “Niçin Bağdatlılar ve başkaları gibi söz söylemiyor ve niçin susmayı tercih ediyorsunuz?” Şu cevabı verdi:
‘Çünkü büyüklerimiz bilerek susarlar ve icap etmedikçe söz söylemezlerdi. Onun için sözü edep dairesinde söylerler ve bir şeye, Allah tarafından akılları ermedikçe söz söylemezlerdi. Bu sayede yeryüzünde Allah’ın emin kulları olmuşlardır ve emin olan kimse emanetini korumaya bakar.’” (s. 139)
⸻
“İnsan kardeşinin ayıbını görmemeli. Meğer ki açıkça ola!
Bu husustaki destekleri Hazreti Peygamber’in bir ayıbı görüp anlatan Safvan’a söylediği sözlerdir. Hazreti Peygamber buyurmuştu:
‘Onu elbisenle örtmüş olsaydın senin için daha hayırlı olmaz mıydı?’” (s. 142)
⸻
Denildiğine göre Ebû Hafs’a sorulmuş:
“Tanrı’nın huzuruna nasıl girersin?”
Şu cevabı vermiş:
“Fakirin zengin yanına girmesi için fakirliğinden başka vesile ister mi?”
Bâyezid der ki:
“İçimden şöyle bir nida geldi, ‘Hazinelerimiz hizmetine amadedir. Bizi dilersen, ihtiyaç ve tevazu içinde gel.’” (s. 143)
⸻
“Ebû Hafs ile birlikte dağlara çıkmıştık. Ebû Hafs oturmuş bizimle konuşuyordu. Bu sırada bir ceylan gelmiş ve Ebû Hafs’ın önünde çömelmişti. Ebû Hafs ağlamış ve durumu değişmişti. ‘Ne oldu?’ diye sormuştuk. Anlattı:
‘İçimden şöyle bir şey geçmişti. Keşke bir kuzumuz olsaydı da bu gece onun etrafında toplansaydık. Bu fikrin içimden geçmesi üzerine bu ceylan geldi de şöyle oturdu. Benim de firavun gibi olmadığımı kim temin edebilir. Çünkü onun da her dilediği oluyordu fakat sonunda bedbahtlığa mahkûm olmuştu.’” (s. 149)
İslam Tarihinde İlk Melamet ve Melamiliğe Ait En Eski Vesikanın Tercümesi - Ebu Abdurrahman es-Sülemi’nin Melametiye Risalesi
Ömer Rıza Doğrul

Yorumlar