Abdülhay Efendi
Beşiktaş’taki Yahya Efendi Dergahı’nın son postnişi Abdülhay Efendi’ye dair hatıralar… Merhumun kabri de yine dergahtaki kabristanda. Rahmettullahi aleyh…
*****
Ataullah-ı İskenderi Hazretlerinin “El Hikemül Atâiyye”sini çok severdi. Ve söylediklerinin özü şuydu:
Oğlum, derdi, âlemde olup bitenlerin hepsi Cenâb-ı Mevlây-ı Müteâlin cilvelerinden ibârettir. Başka bir şey yok!.. (s. 18)
— Hadisat karşısında bunalırız bizler genellikle. Zevahirdeki terslikler karşısında ne yapacağımızı, nasıl bir tavır alacağımızı şaşırırız çoğu zaman. Böylesi durumlar için ne derdi, ne ederdi Abdülhay Efendi Hazretleri?
— Şunu söylerdi Efendi Hazretleri böylesi şeyler için: Olan biteni, denileni edileni Resûlullahın ahkâm-ı şer’iyyesine vurun! Uyarsa Cemâl-i ilâhidendir, uymazsa Celâl-i ilâhidendir. Uyanı alırsınız, uymayana da sükût edersiniz!.. Dilinizi kullanmazsınız!.. O da ondan, o da ondan!.. derdi. (s. 21)
Estağfirullahın mânâsı, -avama göre, kusurlardan, kabahatlardan dönerek afvını diliyorum demektir amma, bunun havasçası-, Allahım, beni ve benim yüzümden ne kadar yarattığın şeyler varsa, onları öyle ört ki, senden başka bir şey görmeyeyim, demektir!.. (s. 24)
— Allah dostlarının hepsinin söyledikleri doğrudur. Yalnız, bazı dostlar, “levh-i mahfuz”a bakarak, orada gördüklerini söylerler. Bazı büyükler de, “ümmül kitab”a bakarak söylerler. “Levh-i mahfuz” dâima değişikliğe tâbidir. “Levh-i mahfuz” değişir, “Ümmül Kitab” değişmez. O sebeple, “Levh-i mahfuz”a bakarak söyleyenler yanılırlar; “Ümmül Kitab”dan söyleyenlerinki isâbetli olur. (s. 32)
Yılların kitapçısı Abdullah Işıklar anlatıyor:
— Yıl 1957 veya 58, bir Cuma günü bir arkadaş -İhsan Babalı- geldi: Abdullah, dedi, haydi bugün Cuma’yı Yahya Efendi dergâhında, Abdülhay Efendi’nin ardında kılalım!
Gidelim! dedim, gittik. Ezan okundu, cumanın ilk sünnetini kıldık, hutbeyi bekliyoruz.
Harp Akademisi Yıldız’daydı o zamanlar. Akademi’nin bütün komutanları oraya gelirdi Cuma kılmaya. Akademi erkânıyla dolar taşardı câmi.
Allah gani gani rahmet eylesin, zarif nahif bir insandı Abdülhay Efendi. Vakit geldi, minbere çıktı. Hutbenin ilk dualarını okuduktan sonra: Kardeşlerim, Efendimiz Aleyhisselâm buyurmuştur: “Ölüm sessiz bir nasihattır…” dedi bitirdi.
Ondan sonra, hutbenin bitiş dualarını okudu indi.
Çok kısa ve öz konuşurdu mübârek. İşte söylediğim gibi, bazan bir kaç cümleyle bitirirdi. (s. 35)
Bana göre işin doğrusu, hiç kimse, başkalarının hayatını, kendi hayatıyla tartmamalı! Herkesin ayrı bir hayatı, ayrı bir hakikatı var. Ve hiç kimse, kimsenin hakikatine vakıf değildir. Hakkıyla vakıf değildir, bütünüyle vakıf değildir. Belki bir miktar vakıf olabilir ama, bütününe vakıf olamaz. İçinde yaşadığımız bu imkân âleminin en büyük imkânsızlıklarından biri de budur. Herkes ve her şey ayrı bir âlemdir ve her âlemin ayrı bir esrarı var. (s. 42)
Ümid; iman sahibi hakiki bir mü’minin Mevlâsına teslimiyet-i tâmme ile bağlı sadık bir kulun remzidir. Hem iman etmiş olmak, hem de ümitsizlik içinde yaşamak, mü’min olma vasıflarını gölgeleyici bir haldir. Ümidsizlik kadar fena bir şey yoktur. (s. 59)
Sakın aleyhinizde söyleyenlere kızmayın, onlara aldırmayın. Biliniz ki, herkes kendini söyler. Varsın çekiştirsinler. Sizin onlara müdahale etmeniz, güya hakkınızı müdafaaya yeltenmeniz sizin aleyhinize olur. Ama duyduğunuz halde sükût ederseniz, onları da bütün çekiştirmelerine rağmen gösterdiğiniz sabra şâhid kılarsanız; davayı kazanmış ve belki onları da nedâmete çekersiniz. Bu hareketinizle iyilik edersiniz.
Her aleyhte söylenilen söz, söyleyenin hesabına geçecek büyük günâhlardandır. Sen onları, duyduğun halde affeylersen, telâfisi güç kulluk hakkını da hafifletmiş, söyleyenin lehine azaltmış ve belki de hiçe indirmiş olursun.
Tevekkülde ber karar olunuz. Her zuhuratı bir hikmet icabı tecelli etmiş olarak görünüz. Ve dâima imtihanda olduğunuzu unutmayınız. (s. 60)
Kalb nazargâh-ı ilâhidir. Kırılan kalb ile Cenâb-ı Zülcelâl kırılır. Şiddetli öfkenin, zabtolunmaz kin ve gayzın husûle getirdiği kırgınlık tamir edilecek cinsten değildir. (s. 60)
Kemâl derecesine vâsıl olan insanların; yükseldikçe tevâzuu artar. Bütün insanlara karşı olan hüsn-i muâmelesi ziyâdeleşir. Her gördüğü insanın önünde kendi küçüklüğünü ve değersizliğini anlar. Onda varlık mefhûmu kalmaz. Bütün kâinatın Hâlıkı Kâdir-i Mutlâk olan Allâhu Zülcelâlin azamet ve kudreti onu, bütün vehimlerden halâs eder. Zannolunmasın ki, onun bu tevâzuu ve mahviyeti kadrine nakise getirir. Bilâkis, belki daha da ziyâde terfî ettirir. Çünkü o, bu hâli içinde İlâhî hoşnûdiye nâil olur. Cenâb-ı Hak kulunun böylesinden hoşlandığı için, onun bu mahviyetinden de ziyâdesiyle hoşnûd kalır. Esâsen kulun kârı, Onun rızâsını ve memnûniyetini kazanmak değil midir? (s. 65)
⸻
Sözün; ağır geleni, usandırıcı olanı, uyku getireni değil, neş’e ile dinlenileni, dinleyenin rûh ve ma’nâ dünyasına ışıkla, neş’e ve şevkler getireni makbuldür. Onun için sözlerinizin neş’e ile dinlenilmesine, etrafa zehir saçmamasına, kalbleri kanatmamasına, dinleyenleri bıktırmamasına dikkat ediniz. Eğer irşad kabiliyetiniz yoksa, inandırabilmek kudretiniz kâfi değilse, susunuz. Böyle daha faziletli; hem kendiniz, hem de karşınızdakiler için daha faideli olursunuz.
“Söz gümüş ise sükût altındır.” darb-ı meseli boşuna söylenilmemiştir. “Selâmet-ül insân, fî hıfzıl-lisân” yâni (insanın selâmeti, lisanını muhafaza etmesindedir.) Hadis-i şerifi bir hikmetle söylenilmiştir. Düşünülerek söylenilen her söz, makbuldür. Fikrin süzgecinden geçirilmeyen, kendine de, dinleyene de zararlı olacağı hesaplanmayan muhakemesiz beyanlar zararlıdır. Konuşmasını bilmeyen için dinlemek, akıl ve ferâset sahibi kişilerin işidir. (s. 72)
⸻
Şunları yaparsan cennetlik olursun, bunları yaparsan cehennemden kurtulursun diyene bakma. Yaptığına değil, Allah’a güven. (s. 73)
⸻
Deniz suyu, susuzu kandırmadığı gibi, haram zevkler de insanı tatminden ziyade, ebediyyen harab eder ve cezalandırır. (s. 75)
⸻
Karşılaştığınız zuhuratları, esrarına vakıf değilseniz, kendi nefsinize göre ona yorum yapmayın! Eğer yorum yaparsanız, onun ilerde esrarını size açıp göstermezler. Sükut edip teslim olursanız, ilerde, vakti zamanı gelince o perdeyi aralarlar, size onun esrarını gösterirler, o zaman vakıf olursunuz. (s. 101)
Abdülhay Efendi
Mustafa Özdamar

Yorumlar