Theaitetos
Bu denli keskin zekalı, becerikli ve hafızası kuvvetli kişiler çoğunlukla çabuk öfkelenmeye hazır, gelgit akıllı ve safrasız gemiler gibi dengesiz olurlar; yiğit değil de çılgındırlar. Buna karşılık ağırbaşlı olanlar, iş öğrenmeye geldiğinde yavaş ve unutkandırlar. Fakat bu delikanlı gürültüsüz akan bir zeytinyağı ırmağı gibi, öğrenmek ve araştırmak konusunda alabildiğine yumuşak başlı; meseleleri kolayca, hiç tökezlemeden ve kalıcı bir şekilde kavrıyor. İnsan bu yaştaki böyle bir yeteneğe elbette hayranlık duyar. (s. 19)
İçinden çıkamadığım ve tek başıma yeterince kavrayamadığım şey işte bu: Bilginin tam olarak neye karşılık geldiği. (s. 22)
Doğum sancıları çekiyorsun, sevgili Theaitetos. Çünkü boş değilsin, gebesin. (s. 27)
Benim sanatıma pek çok şey ebelerin sanatından miras kalmışsa bile, onlardan ayrı olduğum bir başka nokta da benim ebeliğimin kadınlardan değil erkeklerde; ve onların bedenlerinden değil, ruhlarından doğanı araştırmak olmasıdır. Bizim sanatımızın en yüce tarafı, delikanlıların düşüncesinden doğan şeyi, sırf bir heyula ya da aldanma mı, yoksa hakikatin meyvesi mi olduğunu anlamak için her zaman denektaşına vurabilmesidir. Çünkü bana ebelerden kalan şu da var: Ben bilgelik bakımı dan kısırım, insanlara sürekli sorular sorarım, hiçbir konuda bilge olmadığım için de bana sorulan sorulara cevap vermem. Bundan ötürü bana çoğu kimse sitemde bulunur ve bunda haklıdırlar. Nedeniyse şu dür: Tanrı beni ebelik yapmaya zorlar, doğurmama ise engel olur. Bu nedenle ben ne bir bilgeyim, ne de ruhumdan doğmuş, kendi bulduğum bir şey vardır. Benimle düşüp kalkanlara gelince, bunlardan bazıları işin basında pek bilgisiz görünürler, fakat birlikteliğimizin devamında, bunlar arasında Tanrı’nın hoşnut olduğu kişiler hem kendilerini hem de başkalarını şaşırtan bir ilerleme gösterirler. Bunun ise benim yanımda öğrendikleri şeylerden değil, kendilerinde bulup doğurdukları şeylerden ileri geldiği apaçık ortada. Gerçekten de, ebelik Tanrı'ya ve bana düşen bir iştir. (s. 29-30)
Çünkü şeyler hiçbir zaman var değildir, daima oluş içindedir. (s. 33)
SOKRATES: Ruhun alışkanlığına gelince, şu değil midir: Öğrenme ve dikkat devinimleriyle, kendisine öğretilenleri alip koruyarak iyi olur ve varlığını sürdürür; öte yandan dikkatsizlik ve öğrenme biçimindeki devinimsizliğiyle hiçbir şey öğrenemez, öğrense bile unutur?
THAİTETOS: Elbette öyle.
SOKRATES: O halde devinim hem ruh hem de beden için iyi, tam tersi ise kötü değil midir?
THAİTETOS: Öyle görünüyor.
SOKRATES: Üstelik sana durgun havanın, durgun denizin ve buna benzer devinimsiz her şeyin çürümekte, bozulmakta olduğunu; bunun karşıtı durumda olanlarınsa kendilerini devam ettirdiğini söylesem? (s. 34)
Öyle sanıyorum ki, şu soruyu soranları çokça duymuşsundur: Tam da şu anda uzanmış derin uykudayız da, düşündüğümüz her şeyi aslında düşlüyor muyuz; yoksa tam aksine uyanığız da, birbirimizle bu halde mi konuşuyoruz, diye soran birine gösterebileceğimiz delil nedir? (s. 42)
Söylediğim şey tıpkı yıldız yasaları üzerine düşünen Thales'in durumu gibidir. Hani yukarıya bakarak yürüdüğü sırada bir su kuyusuna düşmüştür de, bunu gören hazırcevap ve güzel bir Trakyalı kız onunla alay ederek, gökyüzünde olanları bilmeye bu denli meraklıyken ayağının ucuna geleni, gözünün önünde duranı hiç göremediğini söylemişti. Bu alaylı söz, ömrünü felsefeyle geçiren herkes için söylenmiş gibidir. Çünkü böylesi bir adam, gerçekten de kapı komşusunun ne yapıp ettiğini görmez. Onun yaptıklarından habersiz olmakla da kalmaz, bu insan mı yoksa başka bir şey mi olduğunu bile güç bela bilir. Öte yandan, insanın ne olduğu; doğasının nasıl davranmayı ve davranılmayı gerektirdiği, diğerlerinden hangi bakımlardan farklı olduğu konularına gelince, işte bunlardır araştırdığı ve peşinden koştuğu. Bunun nasıl
olduğunu anlıyor musun, Theodoros, yoksa hala anlayamadın mı? (s. 71)
Bu durumda, bize bilginin ne olduğu sorulduğunda onun bilgi olmayandan başka bir şey olmadığını söylemiş olduk. (s. 85)
Ya aradığımızı buluruz, ya da hiç bilmediğimiz bir şeyi varsaymaktan biraz daha kurtulmuş oluruz. (s. 93)
Tek bir küçük işi layıkıyla bitirmek, çok sayıdaki işi yetersiz yapmaktan daha iyidir. (s. 94)
SOKRATES: O halde, tartışmamızın yürüyebilmesi için, ruhumuzda bir balmumu yumrusu olduğunu düşün. Kiminde büyük olsun bu, kiminde küçük; kiminin balmumu arı olsun, kiminki kirli ve sert. Kimi başkalarındaysa daha yumuşak ve tam kıvamında olsun.
THEAİTETOS: Pekala, öyle düşündüm.
SOKRATES: Diyelim ki bu bize Mousa'ların annesi Mnemosyne'dan bir armağanıdır. Gördüğümüz, işittiğimiz veya düşündüğümüz bir şeyi sonradan anımsamak istiyorsak, onu algıların ve düşüncelerin altına tutarak, tıpkı mühür yüzükleriyle bıraktığımız izler gibi, üzerine damgasını basıyoruz. Oraya damgaladığımız şeyi üzerinde görüntüsü kaldığı sürece anımsıyor ve biliyoruz. Silinenleri ya da damgası basılamayanları ise unutuyor veya hiç bilmiyoruz. (s. 102-103)
Bir kimsenin ruhundaki balmumu yeterince kalın, büyük, pürüzsüz ve kolay yoğrulabilirse, algılar üzerinden gelip de ruhun “yüreğine” bırakılan izler de berrak, yeterli derinlikte ve aynı zamansa uzun süreli otur; böyle kimselerin evvela kavrayışı keskin, ikinci olaraksa bellekleri güçlüdür. Daha da önemlisi, algıların izlerini birbiriyle karıştırmaz ve böylece doğru sanılar edinirler. Bu izler saf ve yerleri de geniş olduğundan, bunların her birini, adına varolanlar dediğimiz şu mühürlerle çarçabuk uydururlar ve böylece onlara bilge adı verilir. Sence de öyle değü mi? (s. 108)
SOKRATES: Pekala, "sahip olmak" ve "elde tutmak" bana hiç de aynı görünmüyorlar. Sözgelişi, bir giysiyi satan alan ve hiç giymeksizin elinin altında bulunduran birinin o giysiye sahip olduğunu değil, onu elinde tuttuğunu söyleriz.
THEAİTETOS: Doğru.
SOKRATES: O halde şuna bak: Tıpkı güvercin ya da başka türlü yaban kuşlarını yakalayıp evindeki güvercinlikte besleyen biri gibi, bilgiyi de aynı şekilde ona sahip olmaksızın elde tutmamız mümkün olsa, onu elde tuttuğumuz için bir şekilde ona her zaman sahip olduğumuzu söyleriz. Öyle değil mi?
THEAİTETOS: Evet.
SOKRATES: Öte yandan, aynı adam başka bir şekilde, hepsini evindeki kafeste kapalı tutarak istediği zaman alıkoyup istediği zaman salıverebilse, her istediğini yakalayabildiği gibi istediği zaman gitmesine izin verebilse ve bunu dilediği sıklıkta yapabilse; kuşların hiçbirine sahip olduğu söylenemez, ama onlara hükmettiği söylenebilir. (s. 113)
Çünkü bilmek, bilgiyi yakalamak anlamına geliyordu değil mi? (s. 136)
Şimdi, Melitos'un aleyhime açtığı davaya cevap vermek için mahkemeye gitmem gerekiyor. Sabah olunca Theodoros, yeniden burada buluşalım. (s. 137)
Theaitetos
Platon
Yorumlar