Ayırmaya Değil Birleştirmeye Geldik
“Her sözün bir yeri, her meydanın da bir eri vardır,” şeklinde Arapça bir söz var. Söz yerinde güzeldir, yerinde olmayan sözü kullanana deli derler. Âyet-i kerimede, “Evlere kapılarından giriniz,” (Bakara, 189) buyrulur. Bu, Descartes’in Metodoloji kitabını yazmasından çok daha evvel inmiş bir âyettir. Allah niye böyle bir âyet indirdi? Zaten eve kapıdan girilmez mi? Bu metodolojik bir âyettir. Her ilmin ve konunun kapısı vardır, o kapıdan bir sürece girilir, o süreç sonucunda istidadın ve kabiliyetin varsa performansına bağlı olarak başarılı olursun veya olmazsın. Tasavvuf, metodik bir ilimdir; kapısı, koridoru, bekleme salonu ve huzura kabul salonu vardır. O süreç izlenir. Her ilmin bir ustasının olması çok doğaldır. Ustasız ilim öğrenilemez. Her çırak, önce kalfa, sonra usta olur. Bugün araba kullanmayı dahi ehliyet kursunda, yanınıza verdikleri direksiyon hocasıyla öğrenirsiniz. Bundan dolayı da hiç kimse, “Arabayla arama niye girdin?” demez. Paşa paşa o dersi aldıktan sonra arabasını kullanır.
Biz erkekler, berberin önüne otururuz, berber usturayla gırtlağımızın üzerinde dolaşır. Bir yanlış hareketiyle bir saniyede ölmemiz mümkündür. Kimse berbere itiraz etmez, etse kovarlar. Ölünün ölü yıkayıcıya teslim olduğu gibi teslim oluruz berberin sanatına. “Sakalımla arama niye giriyorsun ey berber, şirktir bu!” diyen adama, defol git, derler. Burada berbere teslim olmayı kabul ediyor ama diniyle ilgili bir konuda bir ustaya teslim olmayı şirk sayıyor. Bunu anlamak mümkün değil. (s. 23-24)
Bilgelik ve bilgi arasındaki farkı ortaya koymamız lazım.
Bilgelik, kişide açığa çıkan kadim bir biliş tarzıdır. Enformasyon ise o bilgeliğe giden yolda zâhirî malûmat toplanmasıdır. Esas bilgi değildir o. Bilgi, sizin ontolojinize yapışık olandır. Siz sahtekâr, yalancı, zâni, katil vs. birisi olup aynı zamanda çok iyi bir mühendis de olabilirsiniz. Bu özelliklerle o özellikler bir araya gelebilir. Hatta günümüzde maalesef daha da makbul hale gelmiştir. Bilgi ve ontoloji birlikteliği olan biliş tarzlarında bu mümkün değil. Yalana devam eden karaktere sahipseniz bilgelik sizde tutunamıyor. Teknolojideki, medyadaki, yazılı metinlerdeki bilgilerin hepsi bizde bir bilginin açığa çıkmasını sağlıyorsa ancak fonksiyonunu yerine getiriyor olabilirler. Sağlamıyorsa, bu laf ebelİği olur. Söz ishaline tutulmuşlar, diye bir tâbir var, aynı şekilde kalem ishaline tutulmuşlar da var. Çağımızda yazarlık diye bir meslek var. Tarihte böyle bir meslek yok. Filozofsun, bilgesin, âlimsin, ondan dolayı bir şey yazarsın. Adam diyor ki: “Ben yazarım.” Neyi yazıyorsun sen? Nitelik kayboldu, nicelik öne çıktı. Hatta köşe yazarında metre hesabı önemlidir. Diyorlar ki bana; altmış vuruşluk bir yazı yaz, on beş cm’i geçmesin falan… Bu bilgi değildir. Her yerde olduğu gibi bilgide de kirlenme söz konusudur.
Bütün enformatik malûmat kabilinden şeyler, bilgiye giden adresi vermede bir vasıta olabiliyorlarsa caizdir. Mesela falan memlekette, filanca şehirde bir insan-ı kâmil var. Ben ona gidersem bana kendimi bilmekle ilgili çok güzel şeyler öğretecek. Bir seyahat kitabı, bir GPS cihazı, bir rehber kitap ve hatta bir rehber, o adresi bulmama yardımcı olacağı için faydalıdır. Bu araçlar bizatihi bilgi değildirler. Çin “Guide Book”larını Çin’e gitmeden ne kadar okursan oku, o bilgi değildir. Onun için ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakke’l-yakîn şeklinde üç bilgi düzeyinden bahsedilir. İlme’l-yakînde sen sadece okursun. Okuduğun sende açığa çıkmadıkça ona bilgi denilmiyor. Yazmakla birlikte bazı şeylerin ruhaniyeti kaybolur. Onun için canlı metinlere ihtiyaç vardır. “Kitap gibi adam” denir eski tâbirle… (s. 26-27)
Binaenaleyh, tasavvufun insanda açığa çıkarmak istediği şey, insanın ilâhî, aslî, ölümsüz yönüdür. Ölümsüz yönünü yeryüzünde, daha dünya hayatında yaşıyor iken tadıyor olmak, o insanı hem yeryüzü hayatında daha kaliteli bir hâle getirir bireysel olarak, hem çevresini güzelleştirir. Sosyolojik anlamda baktığımız zaman, o idrake varan insan daha sabırlı, daha hoşgörülü, etrafına ışık tutan bir insan haline gelir. Çünkü artık yeryüzündeki çeşitliliğin sebeplerini anlar. Çeşitliliğin ilâhî olduğunu görünce de cedelleşmeyi bırakır. (s. 39)
Araçları amaçlaştırmak, dindarların en büyük problemidir. Dindarlarda ibadetler çok önemlidir ama ibadetlerin gayesinin de verilmesi gerekir. “Git namaz kıl oğlum,” değil, “Gel, Allah’la buluşalım oğlum,” demek lazım. Çünkü namaz Allah’la buluşma ânıdır. Müezzin, “Haydi gelin namaza, gelmezseniz döverim,” falan demiyor. Böyle bir ezan yok. Ne diyor? “Haydi gelin felaha, haydi gelin kurtuluşa!” Demek ki orada bir felah topluluğu var. Namaz bir tür toplu zikirdir. Sünnet ibadetler, hafî zikirdir. (s. 39)
Bu meratibi gözeterek tasavvufu, dinî ilimlerin arkeolojisi, olarak tanımlayabilirim. Yani sathın kazılarak alttan o görüntünün hakikatinin çıkarılması ilmidir tasavvuf. (s. 45)
Arife tarif gerekmez. Ârif, tanım yapan değil yaşayan kimsedir. (s. 46)
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bazı teorik konular var ki ancak ilimde derinleşmekle anlaşılabilecek konulardır. Mesela, “Onların kalpleri vardır, aklederler.” âyeti var. “Akleden kalp” diye bir kavram öğreniyoruz buradan. Ama ne demek? Modern dünya, beynin aklettiğini söylüyor ama Kur’ân öyle demiyor. Kalp akleder, diyor. Görüldüğü üzere, bu meselelerin künhüne vâkıf olabilmek için gramer bilgisinin ötesinde birtakım başka bilgilere ihtiyaç duyuluyor. Demek ki eşyanın hakikatine ve Kur’ân’ın iç boyutlarına doğru çıkmak için gerekli bazı ilimlere ihtiyaç var. Peygamber Efendimizin (sav), “Allahümme erîni’l-eşyâye kemâ hiye” yani “Allah’ım bize eşyanın, nesnelerin hakikatini göster,” diye dua ettiğini biliyoruz. (s. 56)
Dolayısıyla bazen bir kedi, o insanın mürşidi olabilmektedir. Cüneyd-i Bağdâdî’de olduğu gibi. “Mürşidin kim?” demişler, “Bir kedi” demiş. İbn Arabî de bu manada şeyler söylemiştir. O açıdan bazı insanlarda mürşid, kendinde var olan cevheri gösteren herhangi bir hadise, bir olay, bir varlık olabilmektedir. Mürşidin vazifesi yol göstermektir, yolun önüne dikilmek değildir. Herkes bana gelsin, diyen mürşid olamaz. (s. 68)
Kalp, aklın cilalanmış halidir, külli akıl ve kalp aynı şeydir. (s. 72)
Aşk, bunun neresinde? Aşk, bir mekanizma, “aşaka” kökünden gelir. Aşaka, Arapçada “sarmak” demektir. Sarmaşık bir ağacı sarar, sonra onun öz suyunu emerek o ağacı kurutur. Âşık da maşukuna sarılıp maşukunun öz suyunu emerek onu yok eder. Âşık maşuk bir olma sanatıdır aşk. Bir diğer adıyla, birbirinden ayrı duran iki parçanın birbirine doğru olan çekim kuvvetinin adıdır. O parçalar birbirinden ne kadar uzaksa, aşklarının kuvveti de o kadar yüksek olur. Hasretlik olunca. Aşk, tasavvufta mükemmel son mertebe değildir. Sürekli aşkta kalınmaz. Aşkın vazifesi, o aradaki mesafeyi kısaltmak için iki tarafı birbirine çekmektir. Bunu beşer hayatında, evlilikler için tatbik edelim. Derler ki, evlilik aşkı öldürür. Bu kötü bir şey midir? Hayır, doğal bir şeydir, doğrudur ve öyle de olması gerekir. Çünkü aşkta sürekli kalınmaz. Aşk yakar, motorları yakar. Aşk vazifesini yapar. Vazifesi nedir? Vuslat. Ayrı parçaları bir araya getirmek.
Bir araya geldikten sonra marifet haline geçilir, o aşkın üstüdür. Sürekli aşkta kalanlar yanarlar, yakarlar. (s. 72)
Tepkisel davrananlar, kendi varlıkları olmayanlardır. (s. 82)
Ayırmaya Değil Birleştirmeye Geldik
Mahmut Erol Kılıç

Yorumlar