Gazze’nin Son Kitapçısı

 

Rachid Benzine’nin çarpıcı romanı Gazze’nin Son Kitapçısı, savaşın ortasında ayakta kalmaya çalışan bir halkın, yıkıntılar arasında kitaplara tutunan yaşlı bir kitapçının ve onunla yolu kesişen bir yabancının hikâyesini anlatıyor. Gerçeği insanın yüzüne çarpan eser, dramatik fotoğraf karelerinin ötesine geçerek okuru Gazze’nin sokaklarına, tozuna, sessizliğine ve direncine götürüyor. 


***


Bu kitabı bir Arap olarak değil, yalnızca gerçeğin baş döndürücü etkisiyle sarsılmış bir insan olarak yazıyorum. Fransız ve Faslı olmamın, Filistinli olmamamın, tanıklık etmemiz gereken insanlık durumunun aciliyeti karşısında pek bir önemi yok. Çünkü Nebil’in yaptıkları; her sabah bombalar düşerken kitapçısını açması, evler yıkılırken Shakespeare okuması, bir kitabı satmak yerine hediye etmesi, baş döndürücü bir biçimde radikal bir harekettir. Hayatta kalmanın tek kaygı olması gereken bir dünyada okumaya devam etmek, mutlak bir bağımsızlık ilanıdır. Her şey işgal altındayken zihnin özgür kalabildiğinin ilanıdır. Evet, bu kitap politiktir, ama partizan bir şekilde değil. Medyanın ve egemen söylemin istatistiklere ya da sloganlara indirgediği her şeye yeniden bir insan yüzü kazandırmaya çalışan her girişim gibi politiktir. Silinmeye karşı bir itiraz olarak politiktir. Nesnelere bir ad vermenin, onların yok oluşuna karşı direnmek anlamına geldiği inancı kadar politiktir.


İfade biçimi olarak edebiyatı seçtim, çünkü yalnızca o bana dolaylı, duygudaş bir yaklaşım imkânı veriyor; akla sığmayanı tamamen kavradığını iddia etmeden anlatabilme olanağını tanıyor. Romanın başında da andığım Simone Weil şöyle diyor: Yalnızca yazgısı tarafından belirlenmiş biri diğerine, “Peki, senin derdin nedir?” diye sorabilir. Bu yeti bize ancak kendi karanlık gecemizden geçtikten sonra gelir. Kurgu, bu karanlığa sahiplenmeden girmemize, başkasının acısını sorgulamamıza, onu tamamen anladığımızı iddia etmeden yaklaşmamıza olanak tanır. Nebil’in temsil ettiği şey tam da budur: Başkasının acısını iyileştiren bu varlık, ona yanıtlar değil, kitaplar, hava yetmediğinde nefes alacak alanlar sunuyor.


[…]


Gazze karşısında hepimiz ortak çaresizliğimizle yüz yüzeyiz. Uluslararası hukuk tökezliyor, idealler çöküyor, öfkemiz bizi birbirimizden koparma tehdidi taşıyor. Bu çatışma hepimizi derinden ilgilendiriyor: Güney’i sömürgeleştirmenin acımasız deneyimini hatırlatıyor, Avrupa’yı Holokost’un suçluluğuna geri taşıyor ve Batı’nın, bizzat kaynağı olduğu ve baş edemediği iki acı biçimini karşı karşıya getiriyor. Beni saplantı halinde meşgul eden şey politik sorunun kendisi değil, daha temel bir soru:


“Savaş zamanında iyi bir insan olmak ne demektir?” ya da “İnsan, her şey onu yok olmaya doğru iterken, insanlığını nasıl koruyabilir?”


Nebil karakterim, bana bu soruyu yanıtlamadan, ama canlı tutarak, kesinliklerin çarpışması arasında muhafaza ederek araştırma imkânı veriyor.


Edebiyat bir sahiplenme değil, bir bağ kurma girişimidir. Gazze’de bir kitapçı hakkında yazarken Filistinliler adına konuştuğumu iddia etmiyorum; hepimizin kendimizi tanıyabileceği bir alan yaratmaya çalışıyorum. Ben güzelliğin gücüne ve özellikle de sözlerin, bizi bir anlığına durdurma, vicdanımıza geri götürme ve haklı öfkemizin ağırlığı altında kolayca boğulabilecek içsel direnci besleme gücüne inanıyorum. Gazze hakkında yazıyorum çünkü bu çatışma en kırılgan ve en değerli haliyle ortak insanlığımızı, her şey çökerken hikâyeler anlatabilme yetimizi açığa çıkarıyor. Tıpkı satmak yerine bir kitabı armağan eden Nebil gibi, ben de bu sayfaları kesin bir yanıt olarak değil, enkazın ortasında bile insan onurunun ayakta kalabileceği bir alan olarak sunuyorum. (s. 5-7)


“Bilirsiniz, burada her kitabın kendi hikâyesi ve ayrılmış bir yeri vardır. Elbette siz de seçebilirsiniz. Ama kitaplar da kendi okurlarını seçer.” (s. 17)


“Dünyanın dehşetlerini anlatmak, güzellikten söz etmekten çok daha kolaydır. Sizce de öyle değil mi? Bir yeni doğanın karşısında duyulan şaşkınlığı nasıl anlatmalı? Uyanan bir çocuğun zarafetine, şefkatine nasıl layık olunmalı? Önümüzden akıp giden o günleri, geceleri, baskının içindeki sevinci, evimizin saadetini nasıl geri çağırmalı? Bilmiyorum, her şey kayboldu. Kum uçuşup dağıldı. Birisi bir gün mutluluğun gidişinde çıkardığı sesten tanındığını yazmamış mıydı?” (s. 70)


Sevdiğimiz kitaplar, anlamadığımız ya da anladığımızı sandığımız ama tekrar okuduğumuzda başka bir anlam, başka bir yön, keşfedilmemiş bir yan bulduğumuz kitaplardır. (s. 78)


Gazze’nin Son Kitapçısı

Rachid Benzine

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Râvi

Kibrit-i Ahmer'in Peşinde

Wabi Sabi (Kusurdaki Bilgelik)