Kalbin Dönüşümü
Ruh kendisinin Allah'tan geldiğini hatırlar ve bu hatırlamadan da özlem duygusu oluşur. Ruhumuz hakîkî yuvasının Allah olduğunu hatırlar ve bu hatıra ile arayanı uyandırır. Gönül yolculuğu bizi geldiğimiz yuvamıza geri götüren, ayrılıktan birliğe götüren bir yolculuktur. Biz Allah’tan geldik ve Allah’a geri dönüyoruz. (s. 11)
Denilmiştir ki: "Kendi içine dön; çünkü Hakikat insanoğlunun özündedir."
Mutasavvıf anlar ki, Sevgili kalbindedir; sadece bir düşünce olarak değil de canlı bir hakikat olarak. Kalbin derinliklerinde, seven ile Sevgili arasında hiçbir ayrılık yoktur. Orada Allah ile devamlı beraberiz ve tasavvufî tecrübe, bu daimî var olanın açığa çıkıp barizleşmesinden başka bir şey değildir.
Bu ebedî birleşmeyi, kavuşmayı, yaşamamızı önleyen en büyük engel Benliğimiz, nefsimizdir. Kavuşmada "Ben" yoktur, o anda sadece Sevgili vardır. Sufî şöyle der: "Sevgili yaşıyor, seven öldü." (s. 12)
Süfî yolu bize, derinlerimizde, kalbimizde oluşan bu ilahi bilinci algılamamızı ve aynı zamanda benliğin sınırlı bilincini aşabilmemizi sağlar.
Ben'den Öz'e olan bu yolculuk Ruh’un ebedî yolculuğudur; sürgündekinin vatanına dönüşüdür. Bizler bu dünyada hakîkî özümüzü, doğal halimizi unuttuk ve benliğimizi hakikat olarak benimsedik. Vatana dönüş bizi nefsin kollarından ve onun hayalî arzularından kurtarır. Böylece kendimizin hakikatte ne olduğumuzu anladığımız ve ilahi özümüzü yaşadığımız takdirde, bize bildirilen Hakikat ile dolarız... (s. 13)
Büyük sufilerden Zünnun-ı Mısrî'ye sorarlar:
"Bir derviş ne zaman hedefe ulaşır?"
"Eğer var olmadan önce, orada olduğu gibi olursa." diye cevap verir. (s. 13)
Sufî, bir aşığın sevgilisine teslim olduğu gibi, Allah'a teslim olmaya çalışır. Boyun eğmek demek, içinden sevgi akabilmesi için kalbin rahmete açılması demektir. Bu tam manası ile teslimiyet hali, benliğin ve aklın, anlamanın dışında olan bu sırra, kendilerini havale ettikleri haldir. Allah'a teslim olduğumuz zaman, O'na, bizi yuvamıza götürmesine izin veririz ki, bununda en hızlı yolu aşk kapısından geçer.
Abdulkerîm Kuşeyrî şöyle demiş: "Senin, seninle ilgili her şeyini, senden hiçbir şey kalmayana kadar, O Tek olana vermen, aşkın tabiatını teşkil eder. " (s. 15)
Denir ki, Allah’ın dikkatini üzerimize çekmenin iki yolu vardır. Ya öylesine mükemmel oluruz ki bizi sevmek zorunda kalır ya da öylesine kendimîzi O'na teslim ederiz ki, O'nunla beraber olma arzumuza dayanamaz. Böyle teslim olmuş halimizle O'na sevdiğimize, bütün varlığımızı adarız. Bu içsel kendini adama hali, dinamik bir haldir ve Aşk'ın tüm yüksek enerjisini çeker. Tabiatta vakumun daimî dolması gibi içimizdeki boşluk O'nun varlığı ile dolar. Bizler Batı’da teslimiyeti, boyun eğmekle karıştırırız ve onun gizli kuvvetine olan bağlantısını kaybetmişizdir. Psikolojik olarak kendini tamamı ile verme, teslimiyet, büyük bir boş yerin oluşmasını sağlar ve bu bize kendi gücümüzü, çok etkilenmeden ve kibirlenmeden, hissetme imkanı verir. (s. 16)
Basra'da yaşayan ve sufî velilerin çok önemli şahsiyetlerinden biri de Rabia Hatun'dur. Allah aşkı ile sarhoşlardan olan Rabia'nın bilindiği kadarı ile hiçbir mürşidi olmamıştır. O da yoksulluk içinde bir hayat yaşıyordu ve kırık bir su testisini, su içmek ve yıkanmak için, eski kamıştan bir minderi yatmaya, bir dere taşını yastık olarak kullanıyordu. Dikkatini Allah'tan başka bir tarafa çekebilecek hiçbir şeyle ilgilenmiyordu.
Bir gün Rabia'ya sordular:
"Allah'ı seviyor musun?"
"Evet."
"Şeytandan nefret ediyor musun?"
"Hayır! Allah'a olan aşkımdan, şeytandan nefret etmeye vaktim kalmıyor." (s. 17)
Bayezid-i Bestami: “Sadece Allah’ın yardımı ile Allah’a ulaştım.” (s. 19)
Zünnûn-i Mısrî şöyle demişti: “Ah Allahım! Kalabalıkta seni çağırırken Allahım diyorum, ama yalnız iken Sevgilim diye çağırıyorum.” (s. 21)
Vahdet hâline, ne aklın yardımı ile ne de doğru davranış ile ulaşılabilir. Allah kendini, nefsini kalbin sunağında kurban edenlerin kalplerinde bildirir. (s. 21)
Nefse hayır demek aynı zamanda kalbin Allah’a olan hasretine evet demek manasına gelir. (s. 22)
Fakat Gazâlî, bu ilme bilimsel öğrenimle katiyen ulaşılamayacağını anlamıştı; bilakis ancak bir anda cezbe ve içsel bir dönüşüm ile ulaşılabileceğini söyler:
“Sarhoşluğun tanımlamasını, sebebini, koşullarını bilmek ile hakikaten sarhoş olma hâli arasında nasıl bir fark vardır: Sarhoş olan, sarhoşluğun teorilerini veya tanımlamasını bilmez fakat sarhoştur; ayık insan sarhoşluğun teorilerini veya tanımlamasını, sebeplerini, koşullarını bilir, fakat hiç mi hiç sarhoş değildir.” (s. 23)
Tasavvuf yolu, gönül tecrübelerinin yoludur. Bir başka büyük sûfî, Câmî diyor ki: ‘Kendimizin Sevgili ile konuşması, O’nu duyması mümkün ise, ikinci elden haber almak neden?’ (s. 23)
Gazâlî kendini, tasavvuf yoluna götüren ve ruhun dönüşümünü sağlayan arınma işlemine adamıştı:
“Bir zamanlar köle idim: Sahibimin adı zevkti.
Sonra zevk benim kölem oldu, ben hür oldum:
İnsanlar diyarını terk ettim,
Sen’in varlığını aradım,
Ve sonunda buldum ki, yapayalnız, Sen’in içinde, benim refakatimde…” (s. 23)
Bir rivayete göre Mevlânâ, dervişin ona söylediği bir mısradan sonra, Şemseddin’in dizlerinin dibine çöker ve o andan itibaren ders vermeyi bırakır.
“Eğer bilgi kendini kendinden kurtaramazsa
O zaman bilgisizlik o bilmekten daha iyidir.” (s. 26)
Allah’a dönüş olan yolculuk, Allah’ın, kulunun kalbine bakıp onu Allah aşkı ile doldurması ile başlar.
Tanrı’nın bu bakışı ruhun eski hâlini, Tanrı ile beraberken olan hâlini hatırlatır. Bu birliği hatırlama bizde o bir taneden, sevdiğimizden ayrı olduğumuz hissini yaratır ve böylelikle hasret ateşini yakar. Sürgündeki, hakikî evini hatırlayarak Sevgili’ye giden uzun ve yalnız bir yolculuğa çıkar. (s. 35)
Sevgili hangi yolu seçerse seçsin, bize gelen O’dur ve bu hasretlik duygusu Tanrı’nın bir lütfudur; bu şekilde sürgündekini yuvaya dönüş için yola çağırır.
Hasret uyandı mı, kalp de uyanmaya başlar. Biz onu dıştan kulağımızla duymayız, sadece kalbimizle duyarız. Bu çağrı devamlıdır, şimdidir; çünkü her atom hatırlamanın şarkısını söyler. Kâinatın en küçük her parçası, yaradana kavuşma hasreti içindedir. Onun çağırısı yaratılışın ortasındadır; bu çağrı olmazsa kâinat dağılır. O çeken ve dağılan yaratıcı enerjiyi, dengede tutan merkezî kuvvettir. (s. 36)
Kalbimizin en derin yerinde O’nun yüzünü gördük; fakat bu bizim bilincimizden saklıdır. Kalbin lisanı değişiktir ve ego’nun lisanından o kadar ayrıdır ki biz hakîkî olanı tam manası ile bilinçli algılayamayız. (s. 37)
Biz Batı’da her yolculuğun başlangıcını, nereye varacağını ve hedefe nasıl ulaşılacağını bilmeye alışmışızdır. Bu alışkanlıkla, biz aynı şeyleri bu tasavvufî hayata aktarmaya çalışırız. Hedefimiz nedir, hangi yöntemler bizi oraya götürür? Fakat ruhun hakîkî yolculuğu, bizim seçtiğimiz bir yolculuk değildir ve bu seyahatte yolumuzu da tek başımıza bulmaktan aciziz. Biz bu çağrı ile tanıdığımız bildiğimiz dünyanın şekilli hâlinden, tanımadığımız şekilsizlikler dünyasına çıkarılırız. (s. 39)
O özlediğimiz, hasretini çektiğimiz bize o kadar yakındır, fakat biz onu görmekten acizizdir. “O sana şah damarından daha yakındır”, fakat biz ona dokunamayız. Mevlânâ şöyle der: “Sen içinde Tanrı ışığının hazinesini taşıyorsun, dön gel kökünün köküne, kendi Öz’üne!” En uzun en acılı zor yolculuk, kendimize giden yolculuktur. Bu yolculukta rehberimiz hasrettir. Ayrılığın karanlıklarından bize yol gösteren, O’nun aşkının bizi çekmesidir; bizim hasretimiz ise eski hâlimizin hatırasını içimizde uyanık tutandır ve böylece bütün dikkatimiz kalbimize yönelir. (s. 40)
Kalbe yerleşen bilgi, aklın bilgisinden farklıdır. Kalbin bilgisi, itirazsız ve aynı zamanda zor anlaşılabilen bir bilgidir; anlaşılması zordur, çünkü yapısı son derece narindir ve kavranılabilmesi aklın düşünce örneğinden daha zordur. İtirazsızdır, çünkü nisbi değildir; Öz’ün mutlak dünyasına aittir. (s. 43)
Kalbin Allah’a attığı çığlık öylesine kuvvetlidir ki, ego’nun kendini koruma sistemlerini kırar geçer ve egoyu eritir. Derinden gelen hasrette, benlik yoktur, kimlik yoktur, hiçbir şey yoktur; sadece ve sadece ruhun büyük zarûreti vardır. Ve bu zarûret bizi devamlı kendimizden uzaklaştırıp ona doğru yaklaştırır. (s. 49)
Hasret acısını, memnuniyetsizliği, tatmin olamamayı kabullenmekle, kendimizi, egonun arzularından koparıp ruhun ihtiyaçlarına doğru yöneltmiş oluyoruz. Ayrılığın verdiği acıyı kabul edersek ikilikten, seven ve sevilenin beraber olduğu ve egonun ölümü demek olan Birliğe döneriz. Âşıkların hasret okyanusunda ego, yok olmaya mahkûmdur. Ruhun aslî çağrısı âşığı bu dünyadan ve öbür dünyadan geçirerek, doğrudan O’na, en derin hasretini duyduğumuza götürür. (s. 49)
Kalbin Dönüşümü
Llewellyn Vaughan-Lee
Yorumlar