Kiku - Japonların İyi Dinleme Sanatı


 Her şey 4. yüzyılda İmparatoriçe Suiko'nun elçileri tarafından Çin'den Japonya'ya getirilen bir Japon yazı karakterine dayanıyordu. Kiku olarak telaffuz edilen bu kıymetli kelime, onu oluşturan karakterlerle birlikte, dinlemenin gizli simyasını oluşturur: Sol tarafta bir kulak, sağda on dört kalp bulunur, yani dinleyen on dört kalbin enerjisiyle kulak verdiğini ifade eder. (s. 9)


Japonca karakter okuyucuları, erken dönemlerde on dört kalple dinleme fikrine aşina olan tek insanlar değildi. Görünüşe göre Yunan filozoflar da bu tür bir dinlemeyi düşünmüş, buna meta adını vermişlerdi. Kelimenin etimolojik kökenindeki anlamlar arasında ile, ötesinde, sonrasında ve arasında gibi anlamlar yer alıyordu. Meta Dinleme, sözcüklerin gerçekliğimiz hakkında söylediklerinin ötesini, onları söylemeden önce, söylerken ve söyledikten sonra duymamızı sağlamak için konuşmayla birlikte çalışan ve her zaman insanlar arasındaki boşlukta sihirli bir şekilde var olan bir iletişim şekliydi. (s. 18)


On Dört Kalple Dinlemek, sanat ve bilimin sentezi gibidir. Bu, zihinsel sağlığımızın yanı sıra fiziksel sağlığımızı da destekleyen bir koşuldur. İnsan gelişimi üzerine yapılan en uzun ve en kapsamlı çalışmalardan biri olan Harvard Yetişkin Gelişimi Çalışması, dinlemenin kronik hastalıklara ve zihinsel gerilemeye karşı koruma sağladığını ortaya koyuyor. Kardiyologlara yönelik Heart dergisinde yer alan bir çalışmada ise, dinlendiğini hisseden kişilerde koroner kalp hastalığı ve felç riskinin üçte bir oranında azaldığı tespit edilmiştir. (s. 18)


Scooter'dan düşüp kafamı kırmadan önce, büyük Zen ustası Dögen Zenji'nin dünyayı kendiniz olarak görmeye dair empati öğretisinden düzenli olarak alıntı yapardım: "Aptallar kendilerini başkaları olarak görür. Bilgeler ise başkalarını kendileri olarak görürler." (s. 33)


Dinlemenin iki insan arasındaki boşlukta gerçekleştiği fikri, “insan” 人間 kelimesinin Japonca karakterlerine yazılmıştır. “Kişi” 人 ve “aradaki boşluk” 間 karakterlerinden oluşan bu sözcük, her dinleme deneyiminin iki insan arasındaki boşluğa adım atma fırsatı sunduğunu, böylece başka bir insan hakkında biraz daha fazla içgörü kazanabileceğinizi ima eder. Üstat Dōgen Zenji gibi bir Zen Budisti size gerçek sesin —sessizliğin— dinginliğini bulabileceğiniz yerin bu arada kalan alan olduğunu söyleyebilir. Gerçekten iyi bir sohbette aslında ne söylediğimiz ve neyi dinlediğimiz, On Dört Kalple Karşılıklı Dinleme’nin enerjilerinden kaynaklanan his kadar önemli değildir. “Ne hakkında konuşuyordunuz?” sorusuna “Ah, hiçbir şey” diye cevap verdiyseniz az önce yaptığınız iç ısıtan sohbetin ardından gülümseyerek, o zaman muhtemelen On Dört Kalp ile Dinleme’yi deneyimleyerek o arada kalan alanda görüldüğünüzü, duyulduğunuzu ve anlaşıldığınızı hissetmişsinizdir. (s. 33-34)


Dinlemek bir şeyleri bulmamıza yardımcı olur. (s. 41)


Dil kullanımını incelediğimizde, dili hem şekillendirme hem de iletme anlamlarını taşıyan Latince kökenli bir kelime olan “bilgi” olarak analiz ederiz. Başka bir deyişle, “bilgi” şekillendirilmiş ve iletilmiş dildir. (s. 42)


Japonca’da “kelime” 言葉 olarak yazılır ve kelime anlamıyla konuşan yapraklar anlamına gelir. Bir ağacın nihai ifadesi olan yapraklar, tıpkı tanıdığınız birini sesinden çıkarmanız gibi, bir ağacı tanımanızı sağlar. Konuşulan kelimeler de bir dili tanımanızı sağlar. Ağacı tanımayan biri için, konuşan tüm yapraklar aynı ses çıkarır. Ne var ki ağacı tanıyan biri için her yaprak farklıdır ve hepsi birlikte ağacın bütünlüklü bir algısını oluşturur. (s. 49-50)


Daha önemlisi, psikologların geniş bir kelime dağarcığının dinleyicinin “bilişsel yükünü” hafiflettiğine inanmasıdır; dinlemede bu, ne kadar çok kelime bilirseniz, birinin ne söylediğini anlamanın o kadar kolay olacağı fikrine dönüşebilir. (s. 54)


Kelimelerde anlam olduğu kadar onları ayıran duraklamalarda da anlam vardır. (s. 61)


Filozof Paul Grice, bilgi amaçlı dili –bilgi eksik, belirsiz ya da yetersiz olsa bile– nasıl dinleyip anlayabildiğimizi kavramamıza yardımcı olabilecek son dil uzmanımızdır. Grice, dolaylı, muğlak hatta konu dışı ifadeleri dinleyip anlayabilmemizin, onun “İş birliği İlkesi” (Cooperative Principle) adını verdiği bir kavrama dayandığını öne sürmüştür. Bu ilkeye göre, iletişim kuran kişiler arasında örtük bir iş birliği anlaşması vardır ve bu anlaşma, anlamlı bir iletişim kurmayı mümkün kılar. Grice’ın İş birliği İlkesi, her türlü etkileşimde iletişim kuran kişilerin uyması gereken dört “ilke”den (maxims) oluşur.


Bu dört ilke genellikle şu şekilde sıralanır:


▪ Nitelik İlkesi: Gerçek olduğuna inandığın şeyleri söyle.

▪ Nicelik İlkesi: Gerektiği kadar bilgi ver; ne eksik ne fazla.

▪ İlgililik İlkesi: Konuyla ilgili kal.

▪ Biçim İlkesi: Açık ve anlaşılır ol; belirsizlikten ve karmaşadan kaçın.


Grice, bir konuşma sırasında insanların genellikle gerçekten bir şey iletmeye çalıştıklarının varsayılmasının güvenli olduğunu ve bunu yaparken de iş birliği ilkesine uygun, yani doğru, ilgili, açık ve uygun bir biçimde iletişim kurmaya gayret edeceklerini öne sürmüştür. Grice’ın İş birliği İlkesi, insanların gündelik konuşmaları anlamlandırırken iş birliğine dayandığı fikrini vurgular. (s. 65)


Dalai Lama’nın da dediği gibi, konuşmak halihazırda bildiklerini tekrarlamaktır fakat dinlemek, yeni bir şeyler öğrenmektir. (s. 69)


Her ne kadar dili dinleyerek öğrenmek ve kelime dağarcığı edinmek doğrudan insan zekâsının bir göstergesi olmasa da bize çoğunlukla bunun tam tersi söylenmektedir. Bu algı, yazım yarışmalarından iş yerindeki hitabet becerilerine kadar pek çok alanda da pekiştirilir. Öyle ki okullarda ve iş hayatında, büyük ve etkileyici kelimeleri iyi kullanma yeteneğini ödüllendiririz.


Okullar, geniş bir kelime dağarcığına sahip olmanın yalnızca zekânın değil, aynı zamanda başarının da göstergesi olduğu inancıyla, geleneksel olarak konuşma becerilerine öncelik vermiş; buna karşılık dinleme becerilerini geri plana atmıştır. (s. 82-83)


Anlamsal alanlar kültüre son derece duyarlıdır. Örneğin, Japon birinin “ağaç” kavramı, “ağaç” karakteri 木 ile şekillenir; iki ağaç yan yana geldiğinde 林 (koru), üç ağaç birleştiğinde 森 (orman) anlamına gelir. Japonca sözlükler, kelimeleri alfabetik sıraya göre değil, anlamsal alanlara göre sıralar. Tıpkı daha önce bahsettiğimiz “ağaç 木”, “kapı 門” veya “kalp 心” örneklerinde olduğu gibi. (s. 88)


Çocukken her üç yılda bir ülke değiştirmek, kimseye pek de önereceğim bir şey değil ama bu erken dönem göçebe deneyimin bazı faydaları da yok değildi. Göçebe çocukların, farklı kültürlerde, dillerde ve okul sistemlerinde hayatta kalmak için öğrendiği en kullanışlı araçlardan biri, her yeni deneyime sanki ilk kez karşılaşıyormuş gibi yaklaşmayı sağlayan bir “başlangıç zihniyeti” geliştirmeleridir.


Her ne kadar “başlangıç zihniyeti” Zen Budizmi’nden gelen ve 初心 yani “çaylak kalbi” ifadesiyle bilinen, resmî bir kavram olsa da – burada 初 karakteri “çıraklık öğrenimi”ni, 心 karakteri ise “kalbi” temsil eder – ben bu bölümün başlığında geçen “acemi zihniyeti” çevirisini, buna eklenen ve bu zihniyeti uygulayan kişiyi anlatan 者 karakteriyle birlikte kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü bu ifade, bir role tesadüfen yeni başlayan bir acemiden ziyade, iradesi olan birinin acemi zihniyetini bilinçli olarak uyguladığını ortaya koyar.


Acemi zihniyeti, birçok göçebe ya da göçmen çocuğun deneyimlediği uyum sağlama çabasını gerektiren, niyetli bir pratiktir. (s. 94)


Stony Brook Üniversitesi İletişim Bilimleri Merkezi’nin kurucusu Alan Alda, dinlemenin aslında “başka biri tarafından değiştirilmeye kendimize izin vermek” olduğunu söyler. (s. 96)


Nasıl ki bir insanı sesinin tınısından tanıyabiliyorsak, aynı şekilde bir sözde “bir gariplik olduğunu” da hissedebiliriz. İngilizcedeki tell kelimesi bu konuda ilginçtir. Say ile aynı anlamsal alanda yer alır fakat arada fark bulunur. Tell ilişkisel bir kelimedir; bir dinleyenin varlığını ima eder. Bu yüzden “demekten” (say) ziyade, gerçekleri ve yalanları “söyleriz” (tell).


Eski İngilizcede tell hem “ilişkilendirmek”, hem de “saymak” anlamına gelirdi. Yani konuşmacı analiz ettiği bir gerçekliği anlatır. Analiz edilmiş bu gerçekliğin bu şekilde ilişkilendirilmesi ve sayılması –ya da yeniden anlatılması– bir hikâye, bir gerçek ya da bir yalan anlattığımızda gerçekleşen şeydir.


Çünkü gerçekler ve yalanlar birbirinin zıttı olmaktan çok, onları manipülasyona çok elverişli kılan bir aralığın uç noktalarında yer alırlar. (s. 100)


Güvenin anlamı, Japonca başlıkta kullanılan şu karakterlerde açıkça görülür: 信頼性, yani “güvenilirlik”. Bu kelimenin bileşenleri şunlardır: güven için , kişi için , inanç için , yetenek için . Yani Japoncada “güvenilirlik”, bir kişinin sözlerine gönül rahatlığıyla güven duyabilme yeteneği demektir. (s. 102)


Kültür, konuşmacıların inşa edip sunduğu ve dinleyicilerin doğru ya da yanlış olarak algıladığı bu “gerçeklik ormanı”nın anlatı çerçevesini belirler. (s. 108)


Bu durum, psikolog Daniel Kahneman’ın doğrulama yanlılığı adını verdiği bir olguyu destekler: Yani, zaten doğru olduğuna inandığımız şeyleri dinlemeye devam ederiz, yanlış olduğuna inandıklarımızı ise göz ardı ederiz. (s. 113)


Birinin dost mu yoksa düşman mı olduğuna çok hızlı karar veriyoruz. İlk izlenimlerin üç saniyede oluştuğu yönündeki genel kanının aksine, karar verme hızımız çok daha yüksek.


Psikologlar Janine Willis ve Alexander Todorov’un yaptığı beş ayrı deney, katılımcıların yeni bir yüz hakkında yalnızca 100 milisaniyelik bir bakışla yargıya vardıklarını gösterdi. Gerçek anlamda, insanları bir göz kırpma süresinde değerlendiriyoruz. (s. 125)


Macaca fuscatalar, diğer bölgelerin yanı sıra, Japonya’da doğduğum yerde de yaşayan zeki kar maymunlarıdır. Bu maymunları çok severim ama şunu da söylemeliyim ki sıkı kuralları olan gelenekçi bir toplumsal düzene sahiptirler; eğer bakış kurallarını çiğnerseniz, sizinle savaşmaya bile hazırdırlar.


Mesela sürü lideriyle –hatta bir kamera merceğinden bile olsa– uzun süre göz göze gelmeye kalkarsanız, bu açıkça bir meydan okuma sayılır. Japon Alpleri’nde neredeyse her yaz, oraları bilmeyen bir turistin bir fuscata tarafından göz temasını “fazla uzadığı” için kovalandığına dair bir hikâye duyulur.


Sinirli yapısıyla tanınan fuscata için insan bakışı, sosyal etkinliklerde insanlar arasında olduğu gibi samimi bir etkileşim olarak değil, doğrudan bir saldırganlık sinyali olarak algılanır. (s. 139-140)


Gülümsemenin sıcaklık, uyum ve yaklaşılabilirlik sinyali verdiğine inanırız; bu algıyı destekleyen araştırmalar da vardır. Gülümsemenin varlığı ya da yokluğu, konuşma sırasında dinleyicilerin hem konuşmayı nasıl algıladığı hem de ne kadarını hatırladığı üzerinde önemli bir etki yaratır.


Bir çalışmada, gülümseyen konuşmacıların daha sempatik ve güvenilir göründüğü tespit edilmiştir. Başka bir çalışmada ise, anlatıcının gülümsediği durumlarda dinleyicilerin hikâyeyi daha yüksek oranda hatırladığı ortaya konmuştur. Gülümsemenin tam olarak nasıl yorumlandığı, ne zaman ve nerede uygun sayıldığı kültürden kültüre değişiklik gösterse de gülümsemenin evrensel bir insan ifadesi olduğu gözlemlenmektedir.


Dünyanın batı kısmında, gülümsemeleri genellikle iki kategoriye ayırma eğilimindeyiz: biri kendiliğinden ve “gerçek”, diğeri ise sahte ve “yapmacık” olan. Bu iki gülümseme türü arasındaki ayrımın kökeni, 19. yüzyılda yaşamış nörolog Guillaume Duchenne’e dayanır. Duchenne, kas distrofisi ve psikiyatrik hastalar üzerinde yaptığı çalışmalarda yüz kaslarının hareketlerini incelemiştir. Ona göre gerçek ve yapay gülümseme arasındaki fark biyolojik olarak ayırt edilebilirdi:


İçten gülümseme, ağız köşelerinden yukarı doğru uzanan zygomaticus major kaslarıyla birlikte, göz çevresini saran orbicularis oculi kaslarını da içerir. Yapmacık gülümseme ise yalnızca ağzın yanındaki risorius kaslarıyla sınırlıdır. (s. 141-142)


Kültür, insanlar arasındaki bağlar ve zaman içinde birlikte geçirdikleri değişimlerle bir dil olarak ifade edilir. Bu bölümün başlığında yer alan Japonca “kültür” kelimesi 文化, iki karakterden oluşur: İlki “yazı” anlamına gelen , ikincisi ise “dönüşüm” anlamına gelen  karakterleridir.


İlk bakışta kültürün “yazı dönüşümü” anlamına gelmesi anlamsız görünebilir; ta ki bu kelime Japon kültürel tarihi bağlamına yerleştirilene kadar. Japoncadaki kültür kelimesini oluşturan bu karakterler, kültürün gizli dilinin bizzat kendisidir; çünkü Çin karakterleri dördüncü yüzyılda Japonya’ya geldiğinde, ülkenin yalnızca sözlü bir kültüre sahipken yazılı bir kültüre dönüşmesini de sağlamış ve Japon kültürünü kökten değiştirmiştir.


Sanki kültürün dilin içinde gizli olduğuna gönderme yaparcasına, biçimsel dilbilimde “dönüşüm”, bir cümlenin derin yapısındaki mantıksal bir öğenin yüzey yapısına dönüştürülme sürecidir. Japonca karakterlerin analizinde ortaya çıkan kültürün gizli unsurları gibi, biçimsel dilbilim de kültürü yalnızca yapının derinliklerine gizlenmiş bir şey olarak değil, aynı zamanda yüzeyde duyduğumuz dili etkileyip değiştirme gücüne sahip bir şey olarak kavramsallaştırır. (s. 156)


Gerçekte, aynı dili konuşmak ve dinlemek, iletişimin aynı kültür içinde gerçekleştiğini garanti etmez. (s. 157)


Hayatı otoritenin önüne koymak, mutlak bir felsefe olarak kulağa evrensel bir doğru gibi gelse de sosyal psikolog Geert Hofstede insanların çoğu zaman ahlaken ya da aklen doğru olduğunu düşündükleri şeyi değil, otoritenin dediğini dinlemeyi tercih ettiklerini gözlemlemiştir.


Bu, popüler grubun tarafını tutan arkadaşlardan, usulsüzlüğü görmezden gelen kurumsal yapılara kadar her yerde görülür. Geçen hafta sadece bir doktor sevk kâğıdındaki yönlendirmelerin yanlış olduğunu söyledi diye, kan testi için hastanede yanlış katta indim. Oysa hastanenin kat planında bölümlerin doğru yazıldığını kontrol etmiştim. Yine de doktorun sözünü dinledim ve yanlış yere gittim.


Sözcüklerle ifade edilen otorite, kararlarımızı yönlendiren güçlü bir kültürel etkendir. (s. 167)


Antropolog Edward T. Hall, bu tür durumlarda otoriteyi zamandan üstün tutan tek kültürün Kolombiyalılar olmadığının altını çiziyor. Hall, bu yaklaşımı benimseyen kültürleri “polikronik” olarak tanımlamaktadır; yani zamanı değil, ilişkileri sistematik olarak önceliklendiren kültürlerdir. Bunun aksine, “monokronik” kültürler ise otoriteden çok zamanı önceleyerek zaman çizelgesine uymayı, sınırlı bir kaynak olan zamanın eşit ve adil şekilde dağıtılmasının yolu olarak görürler.


Japonya, hem zamana hem de otoriteye yüksek hassasiyet gösteren “çift-zamanlı” bir kültür olarak sınıflandırılır. Japonların zamanı nasıl önemsediklerini tren dakikliği konusunda gözlemleyebiliriz: Bir tren bir dakikadan fazla gecikirse, çalışanlar işe geç kalmalarını açıklamak için bir “gecikme belgesi” alma hakkına sahiptir. Bu belge, çalışan ile işveren arasındaki ilişkiyi korur ve çalışanın geç kalışının kişisel ihmalkârlıktan değil, tren sistemindeki aksaklıktan kaynaklandığını bildirir.


Bu gecikme belgesi, Japonların hem ilişkilere hem de zamana aynı anda dikkat eden polikronik ve monokronik kültürel yönelimlerini nasıl ifade ettiklerine güzel bir örnektir. (s. 168)


Yeni bir ortak girişimin tanıtım etkinliğinde, CEO Tak Watanabe, siyah kravatıyla barın yanından geçerken onun kim olduğunu bilmeyen bir çalışanı ondan bir içki yapmasını istemiş. Japonca ana dili olan ve İngilizceyi ikinci dil olarak konuşan Tak, çalışanı utandırmamak için hayır diyemediği bu komik olayı şöyle dile getiriyor.


Uzun süre Amerika’da yaşadığı için onların daha doğrudan iletişim tarzına aşina olan Tak, “Ah,” demiş, “aslında Mojito nasıl yapılır bilmiyorum.”


Barmenin bu kadar bilinen bir içkiyi yapamamasına anlam veremeyen çalışan şaşkınlıkla sormuş:


“Bilmiyor musun?”


Bu, Tak için bu işten sıyrılmak adına ikinci bir fırsatmış, ama gelecekteki çalışanlarıyla iyi ilişkiler kurmak için nedenini açıklamaya çabalamış:


“Evet, üzgünüm, sadece Singapore Sling yapmayı biliyorum.”


Bu noktada Tak, çalışanın artık konuyu kapatacağını düşünmüş. Fakat tam da sahnede yapacağı konuşmaya hazırlanırken, arkasından gelen bir ses duymuş:


“O zaman bir Singapore Sling alayım.”


Zaman baskısı altında olan Tak, kokteyli karıştırırken havadan sudan konuşarak, Singapur’da yaşarken Singapore Sling yapmayı nasıl öğrendiğini anlatarak rolüne uygun göründüğünü esprili bir dille anlatmış. Çalışan:


“Singapur’da barmen miydiniz?” diye sormuş ama neyse ki o sırada gerçek barmen geri dönmüş. Çalışana içkisini uzatırken gülümseyen Tak, nihayet lansman konuşmasını yapmak üzere sahneye doğru yol almış.


Bu gerçek hikâyenin sonu mutlu bitse de onu çoğu zaman antropolog Gregory Bateson’un “tamamlayıcı ayrışma” dediği durumun bir örneği olarak anlatırım. Bu kavram, bir sorunu kendi bildiğin yöntemi kullanarak çözmeye çalışmanın durumu daha da kötüleştirmesi anlamına gelir.


Tak, uzlaşmacı olmaya çalışarak aslında geri çekilme amacına ulaşamadı; ancak barmen tarafından “kurtarıldığında” durumdan sıyrılabildi. Çalışanın ise sonunda içkisini alabilmesi bir sürü karşılıklı konuşma gerektirdi. (s. 188)


1915 yılında psikolog Edgar Rubin, “Rubin’in Vazosu” olarak ölümsüzleşen bir doktora tezi yazdı. Bu görsel, kişiyi bir vazo ile karşılıklı bakan iki yüz arasında bir seçim yapmaya zorlayan bir algı oyunudur.


Görselin amacı, insan görme sisteminin iki görüntüyü aynı anda bilişsel olarak işleyemeyeceğini göstermektir; çünkü birine odaklandığınızda diğerini dışlamış olursunuz: Vazoya odaklandığınızda iki yüz kaybolur, yüzlere odaklandığınızda ise vazo yok olur. Her iki imgeyi de görebiliriz fakat aynı anda yalnızca birini açıkça seçebiliriz.


Rubin’in Vazosu fikrini sosyal etkileşimle birleştirirsek şunu söyleyebiliriz: İnsanlar bir konuşmada hem eldeki işe hem de o konuşmanın tarafları arasındaki ilişkiye odaklanma yetisine sahip olsa da bunu aynı anda yapmaları zordur.


Bu fikri dinleme bağlamında ele alırsak şöyle diyebiliriz: Bir kişiyi ve aynı anda verdiği bilgiyi dinleyebiliriz fakat çoğu zaman bu iki unsurdan birine diğerinden daha fazla ağırlık veririz. (s. 199)


Çoğu yönetici, gerçekte olduklarından daha iyi bir dinleyici olduklarını sanıyordu. Kendilerini “iyi” ya da “çok iyi” birer dinleyici olarak değerlendiren yöneticilerin %94’ü, çalışanları tarafından “en kötü” dinleyiciler olarak derecelendirilmişti. (s. 220)


Xerox Corporation’un eski CEO’su ve başkanı Anne M. Mulcahy şöyle der: “Çalışanlar en büyük varlığınızdır; onlar sizin rekabet avantajınızdır. En iyilerini çekmek ve elde tutmak istiyorsanız, onlara cesaret verin, ilham sağlayın ve kendilerini şirketin misyonunun ayrılmaz bir parçası gibi hissettirin.” (s. 222)


Sosyal medyamda, mezunlardan birinin ve Japonya Dijital Dönüşüm Bakanı KONO Tarō’nun Rikkyo Üniversitesinde sahnenin kenarında, öğrencilerle göz hizasında oturmuş şekilde konuştuğu bir fotoğraf karşıma çıktı.


Soru-cevap oturumunun sonunda mı o pozisyona geçtiği sorulduğunda, üniversitede konuşma davetinin spontane geliştiğini ve öğrencilerle daha iyi bir diyalog kurmak için neredeyse tüm konuşma boyunca sahnede bu şekilde oturduğunu söyledi. (s. 222)


İş Yerinde Dinleme’nin temel dayanaklarından biri karşılıklı saygıdır. Araştırmalar, saygı ortamının kişisel ve ortak öğrenmeyi teşvik ettiğini ve çalışanları ürün, marka ve daha da önemlisi kendilerini geliştirmeye motive ettiğini göstermektedir.


Statü ya da otorite fark etmeksizin karşılıklı saygı, günlük etkileşimlerde İş Birliğiyle Dinleme döngüsünü başlatır; bu da yalnızca bir işletmenin büyümesine değil, aynı zamanda genel olarak sağlıklı bir iş kültürü oluşturulmasına hizmet eder.


Dinleme, karşılıklı saygının oluşmasında önemli bir rol oynar. İş arkadaşlarımızın isimlerini öğrenerek ve onların geçmişlerine ve ilgi alanlarına dair hikâyeleri dinleyerek, hem onların iyiliğine katkıda bulunuruz hem de iş yerinin genel işleyişine.


İş iletişimi uzmanlarıyla röportajlar yapan İletişim Profesörü Brigitta Brunner, dinlemenin, iyi iş ilişkileri kurmanın ve sürdürmenin anahtarı olduğunu gözlemlemiştir. (s. 224)


Warren Buffett, Apple gibi büyük şirketlere ve Mitsubishi Corporation gibi Japon ticaret devlerine yaptığı yatırımlarla, birçok kişi tarafından tüm zamanların en büyük yatırımcılarından biri olarak görülmektedir.


Aynı zamanda, samimi tavırları ve insanlara kendilerini gerçekten dinlenen ve güvenilen kişiler olarak hissettirme becerisiyle de tanınır. Servetinin büyük bir kısmını hayır işlerine bağışlama sözü veren Buffett, iş dünyasında güven inşa etmenin güçlü bir savunucusudur. Şöyle der:


“Güven, soluduğumuz hava gibidir; var olduğunda kimse fark etmez, yokluğunda ise herkes hisseder.” (s. 224)




Dinlemenin yenilikçiliği nasıl teşvik ettiğine dair en sevdiğim örneklerden biri, Post-it notlarının ortaya çıkış hikâyesidir.


Bu notlar, 3M’de görevli bir kimyager olan Dr. Spencer Silver’ın uçak üretimi için güçlü bir yapıştırıcı geliştirme görevinde başarısız olması sonucu ortaya çıkmıştır. Dr. Silver bu başarısızlığını meslektaşlarıyla paylaştığında, içlerinden biri bu yapışkanın, ilahi kitabının içinden sürekli kayıp düşen ayraçların yerine kullanılabilecek ilginç bir fikir olabileceğini esprili bir şekilde dile getirmiştir.


Silver, bu geri bildirimi dikkate alarak dinleme döngüsünden elde ettiği bilgiyi kullanmış ve sonunda Post-it notlarını geliştirmiştir.


Post-it notlarının icadı, yalnızca bir hatanın ticarileşebilir bir ürüne dönüştürülmesinin değil, aynı zamanda dinlemenin güven oluşturduğu ve bu güvenin yeniliği tetiklediği; fikirler duyulduğunda ve takdir edildiğinde ise daha fazla dinleme ve yaratıcılığı beslediği bir sürecin hikâyesidir.


Bu örnek, dinleme döngüsü içinde ne kadar çok faydanın dolaşabileceğini bizlere açıkça gösteriyor. (s. 227-228)


Dinleme, iş yerinde güven doğurur; özellikle de bu dinleme takdirle birlikte olduğunda. Pomelo adındaki küçük bir teknoloji girişiminin CEO’su ve arkadaşım Darren Edwards, “açık kapı politikası” uygulayarak dinleme pratiğini alışkanlık haline getirmişti. Bu politikada çalışanlar, ofisin ortasında bulunan ortak alanda bir araya gelerek birebir fikir, endişe ve geri bildirim paylaşımlarında bulunuyorlardı. Bir gün genç yazılımcı Emma Kim, şirketin kodlama sürecini sadeleştirecek yenilikçi bir fikirle Edwards’ın yanına gitti. CEO, Kim’in sadeleştirilmiş kullanıcı uygulamasına dair açıklamasını sadece dikkatle dinlemekle kalmadı, fikri hayata geçirdi ve sosyal medyada Kim’i ismiyle anarak katkısını kamuya açık bir şekilde takdir etti. Bu şekilde kamu önünde yapılan dinleme ve takdir davranışı, sadece Pomelo’daki kodlama sürecini geliştirmekle kalmadı, tüm ekibe de seslerinin değerli olduğunu gösterdi. Böylece çalışanlar ile liderleri arasında güven duygusu güçlendi ve bu durum daha fazla yeniliği teşvik etti.


İş yerinde, çalışan seslerine kulak vermek ve bunu açıkça göstermek, saygının bir ifadesi olduğu kadar ekip çalışmasına duyulan takdirin de paylaşımıdır. Takdir edilen emek, bir iş yerinin yalnızca üretkenliğe odaklı yapısını dönüştürerek, sonuçların ötesine geçen bir dinleme kültürüne yol açabilir. Bireysel ve kolektif çabanın tanınması, çalışan topluluğu içinde tatmin duygusunu güçlendirir ve çabaların değerli olduğu hissini pekiştirir. Bu tatmin duygusu ise, çalışanları daha fazla motive ederek şirketin başarısına katkı sunmaya yönlendirir.


Takdir güçlü bir motivasyon kaynağıdır. McKinsey & Company tarafından yapılan bir anket, maddi teşviklerin (nakit primler, maaş artışları ve hisse senedi opsiyonları gibi) ötesinde, maddi olmayan teşviklerin daha büyük motive edici güce sahip olabileceğini ortaya koymuştur. Bu daha güçlü teşvikler arasında proje ya da görev gruplarına liderlik etme fırsatı gibi yetki alanları yer alırken, bire bir mentorluk görüşmeleri de önemli bir yer tutmaktadır. Mentorluk, kariyer gelişimine sağladığı potansiyel faydaların ötesinde, öğrenmeye çalıştığınız bir konuda deneyimi olan biriyle iş gününü anlamlandırmak için harika bir dinleme alanı da sunar. Bu etkileşimler, sadece bilgi aktarımını değil, güven ve yön bulma duygusunu da pekiştirir. (s. 229-230)


Gerçekten de yöneticinin görevlerinden biri, çalışanların ortak bir amaç için birlikte çalıştıklarını hissedecekleri bir dinleme döngüleri ortamı yaratmaktır. Bölüm toplantılarında yönetici, ekibin rekabetçi ve bireyselleşmiş yönlerinden dikkati uzaklaştırarak, odağı program planlaması, proje yönetimi ve dolaşımda olan öneriler üzerine ortak yorumlar gibi paylaşılan girişimlere yönlendirir.


Hem ofis içinde hem de dışında, hem gayriresmî sözlü ifadelerle hem de resmî yazılı formatlarda gerçekleşen bu tür fikir yoklamaları, ringiseido olarak adlandırılan köklü bir uzlaşma inşa etme geleneğinin parçasıdır. Ringiseido sürecinde, tüm paydaşlar bir görev veya öneri üzerine görüşlerini belirtir, tartışır ve nasıl ilerlenmesi gerektiğine birlikte karar verirler.


Ringiseido’dan önce gelen hazırlık adımı ise nemawashi’dir. Bu kelime, kelime anlamıyla “kök bağlama” demektir ve ağaçların taşınmasından önce köklerinin korunmasını içeren eski bir bahçıvanlık pratiğinden mecazi olarak ödünç alınmıştır.


İletişim bağlamında nemawashi, 3. bölümde ele aldığımız karşılıklı bağlılık zeminini oluşturma, yani karar alma süreçlerinden önce gerekli uzlaşı zeminini oluşturma alışkanlığını ifade eder. (s. 234)


Kiku: Japonların İyi Dinleme Sanatı

Dr. Haru Yamada

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Râvi

Kibrit-i Ahmer'in Peşinde

Wabi Sabi (Kusurdaki Bilgelik)