Kayıtlar

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört

Resim
George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır. [Arka Kapak'tan] Tele-ekran ayni anda hem alıcı hem de verici işlevi goruyordu. Fisiltiyla konuşmadigi surece Winston'in çikardigi her ses tele-ekran tarafindan aliniyordu; dahasi, madeni levhanin gorüş alaninda kaldigi surece Winston işitilmekle kalmiyor, gorülebiliyordu da. Hiç kuşkusuz, ne zaman izlendiginizi anlamaniz olanaksizdi. Düşünce Polisi'nin, kime ne zaman ve hangi sistemle baglandiğin...

Tanrı’yı Hatırlamak

Resim
Bir gün küçük köpeğimle birlikte, ekinimi talan eden maymun sürüsüne söylenerek, tarlalara doğru yola çıkmıştım. Dışarıda aşırı sıcak vardı. İkimiz de öyle bunalmıştık ki zorlukla nefes alabiliyorduk. Neredeyse bayılmak üzereydik. O sırada yeşil dalları olan Tiayki ağacını gördüm ilerde. Köpeğim sevinç mırıltıları çıkarıp ağacın gölgesine doğru yöneldi; fakat gölgeye varınca orada durmayıp dili dışarıda gerisin geri yanıma geldi. Göğsünün nasıl hızla inip kalktığını görünce, ne kadar bitap vaziyette olduğunu anladım. Gölgeye doğru yürüdüm. Köpeğim çok sevinmişti; fakat gölgede durmayıp yola devam eder gibi yaptım. Zavallı köpek biraz inledikten sonra, kuyruğunu ayaklarının arasına sıkıştırıp, ister istemez beni takip etmeye başladı. Çaresiz durumda olmasına rağmen, beni izlemekte kararlıydı. Bu sadakat örneği beni o kadar duygulandırdı ki, şu hayvanın, hiçbir mecburiyeti olmadığı halde beni takip etmeyi, ölümüne göze almasını layıkıyla kim takdir edebilirdi? Kendi kendime düşünd...

Sivastopol

Resim
Fakat diplomatların çözmekten aciz kaldığı anlaşmazlığın barut ve insan kanıyla çözülmesinin daha da imkansız olduğu ortaya çıkıyor. Vaktiyle aklıma garip bir düşünce gelirdi: ne olurdu sanki, savaşan taraflardan birisi, diğerine, saflarından birer askere izin vermeyi teklif etseydi? Bu tuhaf bir şey gibi gözüküyor, ama niye denenmesindi ki? Sonra her iki taraftan da birer askere daha gitmeleri söylenebilirdi, derken bunu bir üçüncüsü, dördüncüsü, vd. takip ederdi, tâ ki her orduda yalnızca bir asker kalana dek (bunu yaparken daima iki ordunun da eşit güçte olduğunu ve niteliğin yerini nicelikle değiştirmenin mümkün bulunduğunu farzediyoruz). Sonunda, eğer, akıllı yaratıkların akıllı temsilcileri arasında ortaya çıkan bu cidden karmaşık anlaşmazlığın hâlâ savaş yoluyla çözülmesi gerektiği düşü nülüyorsa, ‘bırakalım kavga bu iki asker arasında yapılsın' derdik: pekala bunlardan biri şehri kuşatıp diğeri de onu savunabilirdi. Bu argüman bir paradokstan başka bir şey değilmiş b...

Zor Zamanda Konuşmak

Yazar kendini okuyucunun kabul edeceği şeyleri söylemekle sınırlandırmış, kendini alkış sağlayacak bir alana hapsetmişse "sahte" bir yazardır. Okuyucu açısından sahtecilik yazardan yalnızca okuyucunun sınırları içindeki yazıyı beklemesi durumunda ortaya çıkar. Eğer okuyucu yazardan okuyucunun istediği türde ve düzeyde bir "metin" bekliyorsa, aslınsa o yazıyı okumuyor, teftiş ediyordur. (s. 15) Kur’an ancak Kur’an ile amel edene açılır. Allah Resulünün sünneti adımlarının o yola göre ayarlayan için aydınlık ve şifa vericidir. Nasıl kendi yapısına Kur’an ve Sünnet’i nüfuz ettirme gayretinde olan kişi ayetlerin ve hadislerin hakikatine nüfuz edebilirse; kimden bilgi alabileceğini anlayan da alabileceği bilginin açlığını duyan kimsedir. (s. 114–115) ZOR ZAMANDA KONUŞMAK İsmet Özel Şûle Yayınları

Bakanlar ve Görenler

Bizler bugünkü Müslüman varlığımızın büyük bir kısmını adını yaşatmayan, ama hakikati en büyük endişe olarak kalbinin derinlerinde duyan insanlara borçluyuz. Bu yüzden bizim “tarih” diye adlandıracağımız bir geleneğimiz yok. Geleneğimiz hakikat zincirinin bizlere hiç de malum olmayan kanallarla günümüze kadar ulaşmasıyla teessüs etmiştir. Adını silmek olgusu geçmişte çok yönlü tarzda yaşanmıştır. Tasavvufa ilişkin bir örnek şöyle: “Ahmed-i Zındık, kendisini halktan gizleyen, manevi mertebesini herkese bildirmemek için görünüşte sapık bir derviş gibi davranan melâmet sırrına ermiş erenlerdendir. Bayezid manevi bir işaret üzerine onu Buhara’da aramış, fakat herkesçe bilinen lakabını söylemekten çekinerek ona sıddık, yani gerçek dost niteliğini yakıştırmış ve kendisini bu isimle aramıştır. Uzun süre dolaşmasına rağmen izine rastlayamayan Bayezid, nihayet bir gün onu bir mescidde Kur’an okurken bir rastlantı neticesinde yakalamıştır. Ahmed-i Zındık, Bayezid’e bir hikmet dersi verm...

Tahrir Vazifeleri

Çoğu kimse beğenmese bile dünyanın katılığını yerliyerinde sayar, öyle saydığından dolayı da dünya karşısında gerektiğini düşündüğü katılığı gösterir. Sen ve ben çoğu kimse değiliz. Demek ki çoğu kimsenin durumu bize uymaz. Dünyada rahatlık aramıyoruz, dünyanın katılığını olağan karşılamıyoruz ve bu katılığa katılıkla cevap vermek gerektiğini düşünmüyoruz. O halde dünyada rahatlık aramıyoruz diye eziyeti onayladığımız söylenebilir mi? Dünyanın katılığına katılıkla cevap vermeyeceğimize göre yumuşaklık gösterip ezilmeyi mi kabullendik? Yenilmeyi göze mi aldık? İşte diyalektik tuzağı. Sen ve ben bu tuzağa yakalanmadığımız kadar insanız. Çoğu kimse bu tuzağa düştüğü için insanlığından uzaklaşıyor. Diyalektik düşünce birbirine zıt iki tarafı gösteriyor. Katılık ve yumuşaklık gibi. Oysa insan olmak iki zıt taraftan birine ait kalmakla mümkün değil. İnsan demek ünsiyet sahibi olabilen, ünsiyet kurabilen demek. Tıpkı seninle benim kurduğum ünsiyet gibi, birçok ünsiyetin ürünüdür insan. İn...

Su Üstüne Yazı Yazmak

Resim
Hazreti Şeyhi Ekber Muhyiddin İbn Arabi'nin yoluma çıkardığı ince gönüllü derviş: Muhyiddin Şekûr İslâm'a ve İslâm tasavvufuna yönelmemi, bütünüyle, bir tek kaynağa, Hazreti Şeyhi Ekber Muhyiddin İbn Arabi'ye borçlu olan biriyim. Onun 1981'de okuduğum Füsusü'l Hikem'i, geleneğin sırlı kapısından girip şiir dolu bir âleme adım atmama vesile olmuştu. Yine Hazreti Şeyh-i Ekber'in eşsiz himmetiyle, derece derece ilerleyen Füsûs okumaları sayesinde, tam onsekiz yıl boyunca pençesinde kıvrandığım ağır bir sinir hastalığından bütünüyle kurtuldum. Hem imâna hem şifâya kavuşmama himmet eden Hazreti Şeyh, bir çok başka güzelliklerin yanısıra, New York'ta ikamet eden bir Rufaî dervişi, sevgili dost Muhyiddin Şekûr'la ve onun güzel kitabı ’Su Üstüne Yazı Yazmak’ ile tanışmama da bizzat vesile oldu. (Ayşe Şasa) Kalbini dinle, o sana asla haram şeyler fısıldamaz. Her yaptığını önce Allah'ın rızası için yap. Unutma ki O'nu bulunca herşeyi bulur, O...