İslam’ın Beş Şartının Hikmetleri
Naoki Yamamoto’nun yazdığı önsözden:
Namaz, “göğün altında durmak, yeryüzünde secde etmek ve kozmik uyumu somutlaştırmak” şeklinde tanımlanmış ve bu şekilde Doğu Asya’daki doğa ve insan anlayışıyla derin bir şekilde uyum sağlamıştır. (s. 10)
Naoki Yamamoto’nun yazdığı önsözden:
Bu göksel ilke (tianli), İslam’ın beş şartı olan şehadet (zikr), namaz (salat), oruç (savm), zekât ve hac yoluyla somut bir şekilde ifade edilir.
Dua, göğün barındırdığı sükûneti ve mutlak istikrarı yansıtır; kişinin kalbini Allah’a yöneltmesiyle, evrenin merkeziyle bağ kurmasını amaçlar.
Namaz, gökyüzü ve yeryüzü arasındaki uyumu simgeler; vücut hareketleriyle Allah’a saygı ifade edilerek, göksel düzen ile insan davranışları arasında bir ahenk sağlanır.
Oruç, göğün saflığını ve ihtirassız doğasını öğrenerek, kişinin arzularını kontrol altına alması ve Allah’ın iradesine yaklaşması için bir yol şeklinde görülür.
Zekât, göğün karşılık beklemeyen cömertliğini taklit eder; bu, Allah’ın düzeninin toplum içinde somutlaşmasını sağlayan bir araçtır.
Hac ise evrenin kaynağına dönüşünü simgeler; yaratılışın başlangıcına ve sonuna dönerek, insanın temel rolünü yeniden değerlendirmesine imkân tanır. (s. 12-13)
*****
Derin ve gizemli hakikati sükûnet içinde arayınız; ihlas ile Allah’ın rehberliğine tabi olunuz. (s. 21)
Bu yolda tertemiz kalmak ve safiyeti muhafaza etmek, hakikati bizzat kaynağında korumak demektir. Sarsılmaz bir ihlas ile hareket eden kimse, en ince meseleleri dahi aydınlatabilir. (s. 21)
İslam’ın beş esası; şehadet, namaz, oruç, zekat ve hac, insanlara manevî yolda rehberlik eder ve onların özlerindeki saklı safiyete dönmelerini sağlar.
Şehadet, insanın kime teslim olacağını bilmesini sağlar. Namaz, bu teslimiyetin yolunu hayata geçirme pratiğidir. Oruç, maddî arzulardan uzaklaşmak içindir. Zekât, bencillikten sıyrılıp fedakârlık yapmayı öğretir. Hac, ilâhî görevi yerine getirerek hakikate dönmek içindir. Bu esasları tam anlamıyla yerine getiren kişi, İslâm (Hak) yolunu tamamlar ve nihayetinde ruh, varlıklar arasındaki ilâhî nizamdaki hak ettiği yere geri döner. (s. 22)
İnsanın bedeni, beş duyunun bağlarıyla sınırlıdır; bu sebeple, bu sınırlamaları beş esas (şehadet/zikir, namaz, oruç, zekat, hac) ile aşmak gerekir. Böylece bu bağlar kademeli biçimde çözülür, kalp aydınlanır ve insan fıtratını görebilir. Sonuçta hakikat de berraklaşır. İşte bu sebeple beş esas, ilâhî yolu öğrenme ve uygulama sürecinde büyük bir öneme sahiptir. (s. 23)
Zikir, kalbin Hak Teâlâ’ya yönelmesidir. Kişi zaman zaman kendi içini gözden geçirmeli, sürekli dilinde zikretmeli, kalbinde muhafaza etmeli, samimiyetini korumalı ve derin bir hürmetle Rabbin kudretini yüceltmelidir. Tüm sözlerinde ve fiillerinde hikmetli bir dengeyi gözetmeli ve hiçbir hareketinde doğru yoldan (sırat-ı müstakim) sapmamalıdır. Kalbin zikrini unutmamalı ve dilin zikrini kesintiye uğratmamalıdır. (s. 27)
Zikirle hata yok olur, Rabbin zikriyle endişeler gider. Kendi fiillerine dikkat eden kişiyi, Rabbi muhafaza eder. (s. 27)
Kalp, bir ayna gibidir. Bir şeye yöneldiğinde, mutlaka başka bir şeye sırtını döner. Kalbin yöneldiği şey ya ilahi düzen ya da nefsani arzular olacaktır. Kalbin hangi yöne döneceği kesin değildir; ilahi düzene yöneldiğinde nefsani arzular giremez, nefsani arzulara yöneldiğinde ise ilahi düzen orada bulunmaz. İyilik ve kötülüğün ölçüsü, doğru ve yanlışın kıstası, tamamen kalbin bu yönelimine bağlıdır. (s. 27)
Zikir, asla unutulmayanı, yani kişinin hakiki menşeine dair kesintisiz hafızayı temsil eder. Bu, bedenin yaratıldığı aslı, fıtratın kökünü ve varoluşun özünde yatan hakikati hatırlamaktır. Bu öz, en yüce hayırdır; onu hatırlamakla kötülük dağılır. O, mutlak bir temizliktir; onu hatırlamakla tüm kirlerden arınılır. O, mutlak hakikattir; onu hatırlamakla yalan ve aldanış silinir. (s. 28)
Zikir kemaline ulaştığında, kötülük yok olur, necaset kalmaz, batıl yokluğa karışır. İşte o anda kişi, aslına döner. (s. 28)
İnsan ile Rabbi arasında aslında hakiki bir ayrılık yoktur. Ne var ki insana zikrini Rabbine yöneltmesi emredilmiştir. Ki bu yönelişle birlikte o ayrılığın zaten hiç var olmadığı açığa çıksın. İnsan, kendi nefsini bağımsız ve özel bir varlık olarak algılar; tüm varlıkların Allah tarafından yaratıldığının farkında değildir. Dünyayı bir hayal şeklinde görür ama bu hayalin ardındaki hakikatin bizzat Allah olduğunu bilmez.
Eğer kişi sadece insanları ve şeyleri hatırlarsa, yalnızca onları görür ve böylece Rabbin varlığını gözden yitirir. Fakat eğer kalp bütünüyle Allah’ın zikrine yönelirse, o zaman hem eşya hem nefis silinir ve geriye yalnızca Allah’ın zatı kalır; derin ve duru bir deniz gibi sükûnetle tecelli eder. Nitekim kitapta şöyle buyrulmuştur:“Allah insana şah damarından daha yakındır.” (s. 28)
Bilinçli niyetle yapılan zikir, insanın kendi iradesiyle Rabbini anmasıdır. Farkında olmadan, düşünce olmaksızın yapılan zikir ise kulun değil, Allah’ın dilediği şekilde zikirde bulunmasıdır. İnsan Allah’ı andığında bu eylem, gayret, zaman ve mekânla kayıtlıdır. Fakat Allah kendini andığında, ne zaman vardır ne mekân, ne de kulun eylemine benzeyen bir hatırlayış söz konusudur. Bu hâlde ne hareket vardır ne düşünce; artık bu, beşerî anlamda bir “zikir” olmaktan çıkmış, mutlak tecelliye dönüşmüştür. (s. 29)
İbadet, ilahi bir emirdir. Vakti geldiğinde beden ibadet mahallinde hazır bulunmalıdır; çünkü ibadeti geciktirmek ya da yerine getirmemek, kendi rahatını Rabbin emrinden üstün tutmak ve O’nun huzurunda kibirli davranmak anlamına gelir. (s. 31)
Duygular, insanın hakiki cevherine perde olur; öz, bu duyguların arasında gizlenir ve insan, akıldan uzaklaşarak her geçen gün asıl yolundan sapar.
İbadet, insanı duyguların koyu perdelerinden geçirerek, onu asli ve saf hâline döndüren bir yüceliştir. Kişi bu öz hâline yeniden kavuştuğunda, dış dünyanın dikkat dağıtıcı unsurları silinir ve bâtında saklı olan hakikat parıldamaya başlar. (s. 32)
Kıyam (ayakta duruş), insan oluşun simgesidir; göğe bakışıyla semaya yönelir, yere basışıyla dünyada sabit durur.
Rükû (eğilme), kuşların ve hayvanların duruşunu andırır; sırt göğe, yüz yere dönüktür.
Secde tam teslimiyeti temsil eder; toprağa kök salmış otlar ve ağaçlar gibi mutlak sükûnet içindedir.
Oturma hâli ise dağların, taşların ve yeryüzünün sağlamlığını ve dinginliğini yansıtır.
Yükselme ve alçalma, su ve ateşin karşılıklı oyununu temsil eder.
Hareket ve dolaşım, enerjinin özünü temsil eder.
Hareketten sükûnete geçiş ise, insanın içsel olarak tekrar ilk yaratılış hâline dönmesidir: fıtrî huzur ve dengeye kavuşmasıdır.
Bu sembolik hareketler aracılığıyla ibadet, derin manalar taşır. Kişi her aşamayı aştıkça, yaratılıştaki öz kaynağa doğru bir yolculuğa çıkar ve Allah’a yakınlaşır. İşte ibadetin gerçek maksadı budur: saflığa dönüş ve ilahî olana yaklaşmak. (s. 33)
Varlık âlemindeki her şey iki hâlden birinde bulunur: Geçiş ve engel. Geçiş, ilahî hikmetle uyumlu hareket ve sürekliliği (hakikati); engel ise dünyevî perde ve sınırlamaları (maddî âlemi) ifade eder. Maddi olgulara takılan kişi hakikate ulaşamaz, hakikate dönen kişi ise maddi olguları da anlamaya başlar. Ancak bu, maddi olanı terk edip sadece hakikati aramak anlamına gelmez. Hakikate ulaşıldığında, engeller bile geçiş yolu hâline gelir; hakikatten uzaklaşıldığında ise geçiş gibi görünen şeyler bile engel olur.
İnsan, hem metafizik bir boyutu (akış) hem de fiziksel bir boyutu (engel) olan bir varlıktır. Fakat kişi, her gün maddi olana kapılıp gittiğinde, akış hâline (ya da fıtrî dengeye) dönüş mümkün olmaz. Sadece beden değil, kalp ve ruh da bu dönüş yolundan alıkonur. Peki, neden? Çünkü bu durumda ruh, bedenin hükmü altına girmiştir; ruh, nefsanî kayıtlarla sarılmıştır. Ancak kişi, her gün ilkeyi — yani hakikati ve manevî özü — ararsa, madde artık ona engel olamaz. Bu durumda yalnızca ruh değil, beden de engellenmez. Peki, neden? Çünkü bu kez beden, ruh tarafından aşılarak dönüştürülür; beden artık ruhun emrine girer, onunla yükselir.
Ruh bedenin yönetimi altındaysa, berrak görünen şeyler bile insana engel olur. Ancak beden ruhun idaresine girdiğinde, engel sandıklarımız yol olur; kapılar açılır, tıkanıklıklar akışa dönüşür. İşte ibadet, bu dönüşümün zarif sanatıdır: bedenin ruh tarafından aşılmasını sağlayan bir imkân, engelleri akış hâline dönüştüren mucizevî bir hâldir. Bu hâle erişen kişi, artık hayatı ve ölümü yalnızca doğrudan yaşanan olaylar şeklinde görmez; bunların ötesinde olanı, yani hem hayatı hem ölümü kuşatan hakikati idrak eder. Aynı şekilde, artık arzuyu yalnızca bir istek cihetiyle görmez; arzunun da yokluğunun da ötesinde bir varlığın mevcudiyetini sezebilir.
Bu idrakle, kişi hayat ve ölümden tamamen kurtulamasa bile onların üstüne çıkabilir; arzudan tam anlamıyla sıyrılamasa bile onu kesip geçebilir. Maddi formun dönüşmesi, engellerin yeniden yollar hâline gelmesini sağlar. İşte bu yüzden kutsal kitap, insanları ibadete çağırırken, aslında tüm engelleri yeniden akışa döndürmeye davet etmektedir. (s. 33-34)
Eğer Rabbim bana zikretmemi emrederse, zikrederim; ibadet etmemi emrederse, ibadet ederim. Çünkü fazilet, zikirde ya da ibadet fiilinde değil, bizzat itaattedir. Aynı şekilde, zikir ya da ibadetin yokluğu değil, itaatsizlik hatadır. (s. 34)
İslam’ın Beş Şartının Hikmetleri
Liu Zhi

Yorumlar