Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak
Alışkın olduğumuz bilindik yaşamdan uzaklaşmanın ve yeni bir şeye adım atmanın bir somonun akıntıya karşı yüzmesi gibi olduğunu biliriz: Gayret gerektirir ve dürüst olmak gerekirse rahatsızlık vericidir. Bu da yetmezmiş gibi yol boyunca bildiklerini düşündükleri şeylere sıkıca tutunmuş insanlardan gelen marjinalleştirme, muhalefet ve aşağılamalarla karşılaşırız. (Önsöz. s. 19)
Kuantum fiziğindeki gözlemci etkisi, dikkatinizi yönelttiğiniz şeyin enerjinizi adadığınız yer olduğunu söyler. Sonuç olarak siz maddesel dünyayı etkilersiniz (ki maddesel dünya da ağırlıklı olarak enerjiden oluşur). Bu fikri bir an durup düşünürseniz istemedikleriniz yerine istediklerinize odaklanmaya başlamak isteyebilirsiniz.
Ve hatta şöyle düşünebilirsiniz: Eğer bir atomun %99.99999’u enerji ve %0.00001’i fiziksel maddeyse o zaman ben bir şeyden çok bir hiçim! Öyleyse neden ben aslında fiziksel dünyadan çok daha fazlasıyken dikkatimi o fiziksel dünyanın küçük yüzdesine veriyorum? Mevcut gerçekliğimi duyularımla algıladığım şeylerle tanımlamak, yaşayabileceğim en büyük kısıtlama değil midir? (Önsöz. s. 22)
*****
Düşüncelerinizin öyle büyük sonuçları olur ki onlar sizin gerçekliğinizi oluştururlar. (s. 5)
Neden bir kuantum sürprizi isteyesiniz? Bir olayı tahmin edebilirseniz, bunun hiçbir esprisi yoktur – rutindir, otomatiktir ve bunu daha önce defalarca yaşamışsınızdır. O olayı tahmin edebilirseniz aynı tanıdık sonucu üretirsiniz. Hatta, bir sonucun nasıl olacağını kontrol etmeye çalışıyorsanız “Newtoncı” olmuşsunuz demektir. Newtoncı (klasik) fizik, olayları öngörmeye ve tahmin etmeye çalışıyordu; her şey etki ve tepkiden ibaretti.
Konu sizin yaratma beceriniz olduğunda “Newtoncı olmak” ne anlama gelir? Dış çevre sizin içsel ortamınızı (duygularınızı/düşüncelerinizi) kontrol eder. Etki ve tepki budur.
Bunun yerine içsel ortamınızı – hissetme ve düşünme biçiminizi – değiştirin, o zaman dış çevrenin sizin gayretlerinizle nasıl değiştiğini görün. Bilinmeyen, yeni bir gelecek deneyimi yaratmak için çaba gösterin. Sonra beklenmedik bir olay sizin lehinize gerçekleştiğinde şaşıracak ve mutlu olacaksınız. O anda bir kuantum yaratıcısına dönüşeceksiniz. “Etki ve tepkiden” “etki yaratmaya” geçiş yapacaksınız.
Ne istediğinize dair net bir hedefiniz olsun, ama “nasıl” detaylarını tahmin edilemez kuantum alanına bırakın. Yaşamınızda, tam da sizin için doğru olacak şekilde gerçekleştirmesine izin verin. Herhangi bir şey bekleyecekseniz beklenmeyeni bekleyin. Teslim olun, güvenin ve arzu edilen bir olayın nasıl gerçekleşeceğini dert etmeyin.
Bu, çoğu insan için aşılması en zor mücadeledir, çünkü biz insanlar her zaman gelecek bir gerçekliği (bilinmeyeni) yeniden geçmiş bir gerçeklikte yaşandığı şekilde (bilinen) yaratmaya çalışarak onu kontrol etmek isteriz. (s. 29-30)
Arzu ettiğiniz bir olay henüz gerçekleşmeden minnet duyabilir ve onunla ilişkili pozitif duygular hissedebilir misiniz? Gerçekliği, şimdi o gelecekte olmaya başlayacak kadar bütünüyle hayal edebilir misiniz?
Kuantum yaratılışı anlamında, kuantum alanında bir potansiyel olarak var olan ama henüz sizin gerçekliğinizde gerçekleşmemiş bir şey için minnet duyabilir misiniz? Yanıtınız evetse etki ve tepkiden (sizin içinizde bir değişiklik yapmak için sizin dışınızda bir şey beklemekten) bir etki yaratmaya (sizin dışınızda bir etki yaratmak için sizin içinizde bir şeyi değiştirmeye) geçiş yapıyorsunuz demektir. (s. 31)
Bu kitabın kalbinde yatan soru şudur: Neden bizim için pozitif bir sonuç üretecek bir sinyal göndermiyoruz? Gönderdiğimiz sinyalin yaşamlarımızda üretmeyi hedeflediğimiz şeyle eşleşmesi için nasıl değişebiliriz? (s. 36)
Kuantum alanının kapısından “biri” olarak geçemezsiniz; “hiç kimse” olarak girmelisiniz. (s. 39)
Yer ve zamanın kaybolmuş gibi göründüğü tecrübeler yaşar mısınız? Araç kullandığınız ve düşüncelerinizin aklınızdaki endişelerden birine odaklandığı anları düşünün. Bu olduğunda bedeninizi unutursunuz (artık o yerde nasıl hissettiğinizin bilincinde değilsinizdir), çevrenizi unutursunuz (dış dünya kaybolur) ve zamanı unutursunuz (ne kadar süredir transta olduğunuza dair hiçbir fikriniz yoktur).
Bu gibi zamanlarda, kuantum alanına girmenize ve evrensel zekâyla çalışma erişimi kazanmanıza olanak veren kapının eşiğindesinizdir. Aslına bakarsanız o anda düşünceyi diğer her şeyden daha gerçek kılarsınız. (s. 41)
Düşünceleriniz gerçekliğinizi belirliyorsa ve siz hep (çevrenin bir ürünü ve yansıması olan) aynı düşünceleri düşünmeye devam ederseniz o zaman her gün aynı gerçekliği üretmeye de devam edersiniz. Böylece içsel düşünce ve duygularınız dış yaşamınızı birebir yansıtır, çünkü bu, tüm sorunları, koşulları ve şartlarıyla sizin içsel gerçekliğinizde nasıl düşündüğünüzü ve hissettiğinizi etkileyen dış gerçekliğinizdir. (s. 51)
Her bir gün aynı düşünceleri düşünürken, aynı eylemleri gerçekleştirirken ve aynı duyguları yaşarken neden içten içe yaşamınızda farklı bir şeylerin olmasını bekliyorsunuz ki? Bu, deliliğin tanımı değil mi? (s. 53)
Dahası siz, sizi bu kendini tekrarlayan kısırdöngünün içine itmiş gizemli ve görünmez bir kuvvetin kurbanı değil, o döngünün yaratıcısınızdır.
İyi haber şu ki bu döngüyü yaratan siz olduğunuzdan, ona son vermeyi de seçebilirsiniz. (s. 56)
Mevcut gerçekliğinizden daha büyük düşünmeniz mümkündür ve tarih kitapları bunu yapan insanların, Martin Luther King Jr., William Wallace, Marie Curie, Mahatma Gandhi, Thomas Edison ve Jeanne d’Arc gibi erkek ve kadınların isimleriyle doludur. Bu bireylerin her birinin zihninde, kuantum alanında bir potansiyel olarak var olan bir gelecek gerçeklik kavramı vardı. Bu vizyon duyuların ötesindeki içsel olasılıklar dünyasında capcanlıydı ve zaman içinde bu insanların her biri bu fikirleri bir gerçekliğe dönüştürdüler.
Ortak bir nokta olarak hepsinin kendilerinden daha büyük bir hayali, vizyonu ya da hedefi vardı. Hepsi zihinlerinde öyle gerçek bir geleceğe inandılar ki sanki o hayal halihazırda gerçekleşiyormuş gibi yaşamaya başladılar. Onu göremediler, işitemediler, tadamadılar, koklayamadılar ya da hissedemediler, ama hayalleri onları öyle kuşattı ki zamanından önce bu potansiyel gerçekliğe karşılık gelen şekillerde hareket ettiler. Diğer bir deyişle, sanki hayalini kurdukları şey onların gerçeğiymiş gibi davrandılar.
Örneğin, Hindistan’ı 1900’lü yılların başına kadar sömürge olarak tutan emperyalist tutum Hintliler için moral bozucuydu. Buna rağmen Gandhi henüz halkının yaşamlarında mevcut olmayan bir gerçekliğe inandı. Tüm kalbiyle ve tükenmek bilmeyen bir azimle eşitlik, özgürlük ve barış kavramlarını vurguladı. (s. 57)
Tarihteki en başarılı bireyler, çevreden herhangi bir anlık geribildirim alma ihtiyacı duymaksızın kendilerini gelecek bir kadere adamış bireylerdi. Onlar için arzu ettikleri değişime dair fiziksel bir delil veya algısal bir gösterge alıp almamak önemli değildi; her gün kendilerine odaklandıkları gerçekliği “hatırlattılar”. Zihinleri mevcut çevrelerinin ötesindeydi, çünkü çevreleri zihinlerini kontrol etmiyordu. Onlar gerçek anlamda zamanın ötesindeydiler.
Bu meşhur insanların paylaştığı bir diğer temel unsur, zihinlerinde tam olarak ne olmasını istedikleri konusunda çok net olmalarıydı. (Unutmayın, nasıl kısmını daha yüce bir zihne bırakırız ve onlar bunu biliyor olmalıydılar.) (s. 58-59)
İşin aslı, beden zihnin hizmetkârıdır. Eğer beden zihne dönüşürse hizmetkâr efendi olmuştur. Ve eski efendi (bilinçli zihin) uyku haline geçmiştir. Zihin hâlâ kontrolde olduğunu düşünebilir, ama beden kararları ezberlenen duygulara paralel olarak etkilemektedir.
Şimdi gelin, zihnin kontrolü tekrar ele geçirmek istediğini düşünelim. Sizce beden buna ne diyecektir?
Nerelerdeydin? Yatağına geri dön. Ben burayı hallettim. Sen bilinçsiz bir şekilde emirlerimi yerine getirirken benim bunca zamandır yaptığım şeyi yapacak istekliliğe, sebatkârlığa ya da farkındalığa sahip değildin. Ben yıllar içinde sana daha iyi hizmet etmek için alıcı bölgelerimi bile değiştirdim. İşleri senin yönettiğini sanıyordun, ama ben en başından beri seni etkiliyor ve doğru ve bilindik hissettiren şeylere denk kararlar almaya itiyorum.
Ve bilinçli olan yüzde 5, bilinçaltında otomatik programlar çalıştıran yüzde 95’e karşı geldiğinde, yüzde 95 öyle tepkisel yaklaşır ki otomatik programı tekrar devreye sokmak için tek bir düşünce ya da dış çevreden gelen tek bir uyarıcı yeterli olur. Sonra biz yine aynı rutine döneriz; aynı düşünceleri düşünür, aynı davranışları sergiler, ama yaşamlarımızda farklı bir şeyler olmasını bekleriz.
Kontrolü geri kazanmaya çalıştığımızda, beden beyinle konuşmaya ve ona bizi bilinçli hedeflerimizden vazgeçmemiz yönünde ikna etmesini söylemeye başlar. İçsel diyaloglarımız sıra dışı bir şey yapmamamız, alışkın olduğumuz olma halinden vazgeçmememiz için bir dizi sebepten oluşur. O bildiği ve beslediği tüm zaaflarımızı bilir ve teker teker kullanmaya başlar.
Tekrar o benzer duyguları uyandırmamak için zihnimizde en korkunç senaryoları yaratırız. Çünkü içimizde doğallaştırdığımız o içsel kimyasal düzeni kırmaya çalıştığımızda beden kaosa sürüklenir. İçsel kuşkuları neredeyse karşı konulmaz bir hal alır ve çoğu zaman sendeleriz. (s. 78)
Beden nasıl uyuşturuculara bağımlı olursa suçluluk veya diğer duygulara da aynı şekilde bağımlılık kazanır. Başta onu hissetmek için çok az uyuşturucu/duyguya ihtiyaç duyarsınız; sonra bedeniniz hissizleşir ve hücreleriniz aynı hissi tatmak için hep daha fazlasına ihtiyaç duyarlar. Duygusal kalıbınızı değiştirmeye çalışmak uyuşturucu krizine girmek gibidir. (s. 82)
Tanımı itibarıyla duygular, yaşamdaki geçmiş tecrübelerin nihai ürünleridir. (s. 87)
Farkındalığımızı yönelttiğimiz her ne ise o bizim gerçekliğimizdir. Neticede dikkatimiz bedene ve fiziksel dünyaya odaklıysa ve eğer doğrusal zamanın belirli bir çizgisine takılıp kalırsak o zaman bu bizim gerçekliğimiz olur.
Tanıdığımız insanları, yaşadığımız sorunları, sahip olduğumuz şeyleri ve gittiğimiz yerleri unutmak; zaman kavramını yitirmek; bedenin ve onun alışkanlıklarını besleme ihtiyacının ötesine geçmek; kimliği onaylayan duygusal anlamda tanıdık tecrübelerin verdiği sarhoşluktan vazgeçmek; gelecek bir koşulu tahmin etmeye veya geçmiş bir anıyı gözden geçirmeye çalışmaya son vermek; yalnızca kendi ihtiyaçlarını önemseyen bencil egoyu bir kenara bırakmak; hissettiğimizden daha büyük düşünmek veya hayal etmek ve bilinmeyeni istemek — mevcut yaşamlarımızdan özgür kalmanın başlangıcı budur. (s. 128)
Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak
Joe Dispenza

Yorumlar